Türkiye’nin teknoloji tarihinde uzun yıllardır konuşulan ancak bir türlü tam anlamıyla hayata geçirilemeyen yerli yarı iletken hamlesinde kritik bir eşik aşıldı. Türkiye’nin önde gelen teknoloji şirketlerinden Beko ile yarı iletken tasarım şirketi Yongatek Microelectronics iş birliğiyle geliştirilen yerli mikrodenetleyici “Çelik” ve eFPGA mimarili “Saka” işlemcileri, seri üretim öncesindeki en kritik aşamalardan biri olan “tape-out” sürecine ulaştı.
Bu gelişme yalnızca yeni bir çip üretim projesi olarak değil; Türkiye’nin yarım asırlık yarı iletken hayalinin yeniden canlanması, teknoloji bağımsızlığı arayışının güçlenmesi ve küresel rekabette yeni bir sayfa açılması olarak değerlendiriliyor.
“Tape-Out” Ne Anlama Geliyor?
Yarı iletken sektöründe “tape-out”, bir çipin tasarım sürecinin tamamlandığını ve artık üretim hattına gönderilmeye hazır hale geldiğini ifade ediyor. Başka bir deyişle; mühendislik hesaplamaları, mimari tasarımlar ve doğrulama süreçleri tamamlanan işlemciler artık fiziksel üretim aşamasına geçiyor.
Bu aşama, çip geliştirme süreçlerinde geri dönüşü en zor ve en maliyetli eşiklerden biri olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla Çelik ve Saka işlemcilerinin tape-out aşamasına ulaşması, Türkiye’nin yalnızca montaj yapan değil, kendi işlemci mimarisini geliştirebilen ülkeler arasına girme yolunda ciddi bir adım attığını gösteriyor.
Milyonlarca Cihazın Kalbinde Yer Alacak
Projeyle geliştirilen işlemcilerin ilk etapta milyonlarca beyaz eşya ve elektronik ev aletinde kullanılması hedefleniyor. 2026 yılında seri üretime geçmesi planlanan işlemcilerin; çamaşır makinesinden bulaşık makinesine, küçük ev aletlerinden endüstriyel sistemlere kadar geniş bir kullanım alanına sahip olması bekleniyor.
Bu durum yalnızca ithalat bağımlılığını azaltmayacak; aynı zamanda Türkiye’nin elektronik üretim zincirinde katma değerli üretim kapasitesini de artıracak.
Çelik: Türkiye’nin Yerli Mikrodenetleyicisi
“Çelik” adlı mikrodenetleyici, son yıllarda küresel ölçekte hızla yaygınlaşan açık kaynaklı RISC-V mimarisi temel alınarak geliştirildi.
32-bit tabanlı yapıya sahip işlemci, enerji verimliliği ve maliyet optimizasyonu odağında tasarlandı. Teknik özellikleri ise dikkat çekici:
- 128 KiB Flash bellek
- 64 KiB RAM
- 32 KiB ROM
- 24 MHz – 50 MHz çalışma frekansı
- -20 ile 85 derece arasında çalışma kapasitesi
Bu teknik yapı, Çelik’in yalnızca tüketici elektroniğinde değil; endüstriyel otomasyon ve gömülü sistemlerde de kullanılabilmesinin önünü açıyor.
Uzmanlara göre Çelik’in en önemli avantajlarından biri, lisans maliyetlerini düşüren RISC-V altyapısı sayesinde özelleştirilebilir bir mimari sunması. Böylece işlemci, farklı ürün ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılabilecek.
“Saka” ile Programlanabilir Donanım Dönemi
Projede dikkat çeken bir diğer bileşen ise eFPGA mimarili “Saka” işlemcisi oldu.
eFPGA teknolojisi, donanımın sonradan programlanabilmesine olanak sağlayan esnek bir yapı sunuyor. Bu sayede aynı işlemci farklı senaryolara göre yeniden uyarlanabiliyor.
Saka’nın ölçeklenebilir yapısı; özellikle akıllı cihazlar, IoT sistemleri, endüstriyel otomasyon ve yeni nesil elektronik çözümler açısından önemli bir avantaj sağlıyor.
Uzmanlar, bu mimarinin Türkiye açısından yalnızca bir ürün değil; aynı zamanda stratejik teknoloji yetkinliği anlamına geldiğini vurguluyor.
TESTAŞ’tan Bugüne Uzanan Yarım Kalmış Hikâye
Bugün yaşanan gelişme, aslında Türkiye’nin yarı iletken alanındaki yarım asırlık serüveninin yeni bir bölümü.
1970’li yıllarda dünya transistör ve yarı iletken teknolojileri etrafında şekillenirken Türkiye de TESTAŞ girişimiyle bu yarışa dahil olmuştu. Ankara ve Aydın’da tesisler planlanmış, teknoloji transferleri gerçekleştirilmiş, hatta bugün hâlâ teknik hafızası yaşayan YİTAL laboratuvarlarının temelleri atılmıştı.
Ancak 1980’lerin sonunda kritik fırsatlar değerlendirilemedi.
Dönemin yükselen teknoloji şirketlerinden Samsung Electronics, Türkiye’de ortak üretim ve bölgesel üs kurulması için girişimlerde bulundu. Fakat bürokratik engeller, yatırım sürekliliğinin sağlanamaması ve stratejik vizyon eksikliği nedeniyle bu süreç sonuçsuz kaldı.
Bugün küresel yarı iletken devlerinden biri haline gelen Samsung’un o dönemde Türkiye ile yürüttüğü temaslar, şimdi teknoloji tarihinin “kaçırılmış fırsatları” arasında gösteriliyor.
Çelik ve Saka projeleri ise bu gecikmiş yolculuğun yeniden başlatılması olarak yorumlanıyor.
Küresel Rekabet Sert: Rakipler Dev Şirketler
Yerli işlemcilerin önünde oldukça güçlü rakipler bulunuyor.
Küresel mikrodenetleyici pazarı bugün büyük ölçüde STMicroelectronics, Renesas Electronics, NXP Semiconductors ve Infineon Technologies gibi dev şirketlerin kontrolünde bulunuyor.
Özellikle STM32 serisi işlemciler, beyaz eşya ve gömülü sistem sektöründe dünya standardı olarak kabul ediliyor.
Ancak uzmanlara göre Türkiye’nin avantajı; doğrudan iç pazarda büyük ölçekli kullanım imkânına sahip olması. Beko gibi küresel üretim kapasitesine sahip bir şirketin milyonlarca üründe bu işlemcileri kullanması, yerli çiplerin kısa sürede ölçek kazanmasına olanak sağlayabilir.
Bu durum, Türkiye’nin yalnızca tüketici değil; teknoloji geliştiren ve ihraç eden bir ülkeye dönüşmesi açısından kritik görülüyor.
HIT-30 Desteğiyle Stratejik Hamle
Proje, Türkiye’nin yüksek teknoloji yatırımlarını hızlandırmayı amaçlayan HIT-30 programı kapsamında destekleniyor.
Savunma sanayiinde son yıllarda elde edilen yerlileşme tecrübesinin artık sivil elektronik ve tüketici teknolojilerine taşınması hedefleniyor.
Uzmanlara göre mesele yalnızca bir çip üretmek değil; kritik teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltacak bir ekosistem oluşturmak.
Çünkü artık dünyada ekonomik savaşların merkezinde enerji kadar veri, veri kadar da yarı iletken teknolojileri bulunuyor.
Bugün otomobilden savaş uçaklarına, akıllı telefonlardan yapay zekâ sistemlerine kadar her teknolojinin temelinde çipler yer alıyor. Bu nedenle yarı iletken üretimi artık yalnızca sanayi değil; aynı zamanda ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendiriliyor.
Türkiye Yeni Bir Teknoloji’nin Eşiğinde mi?
Çelik ve Saka işlemcilerinin başarıya ulaşması halinde Türkiye, yalnızca beyaz eşya üretiminde değil; yarı iletken tasarım ve gömülü sistem teknolojilerinde de yeni bir oyuncu olarak öne çıkabilir.
Bu süreç aynı zamanda Türkiye’nin uzun yıllardır tartıştığı “yüksek katma değerli üretim” hedefinin somut örneklerinden biri olarak görülüyor.
Yarım yüzyıl önce kaçırılan fırsatların ardından şimdi gözler 2026’ya çevrilmiş durumda.
Çünkü bu kez mesele yalnızca bir işlemci üretmek değil; Türkiye’nin teknoloji liginde hangi masada oturacağını belirlemek.