Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz Denklem Kurulamaz
Ege ve Doğu Akdeniz’de enerji başlığı üzerinden yürütülen rekabet, Yunanistan’ın 19 Ağustos’ta açıkladığı Yenilenebilir Enerji Kaynakları Özel Mekânsal Çerçevesi ile yeni bir evreye girdi. Atina bu adımı teknik bir planlama olarak sunarken, Ankara’nın tepkisi girişimin egemenlik ve deniz yetki alanları boyutunu açıkça ortaya koydu. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, çerçevenin uluslararası antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş coğrafi formasyonları da kapsadığını belirterek düzenlemenin Türkiye açısından hukuki sonuç doğurmayacağını duyurdu. Ankara, tek taraflı girişimlerin Ege meselelerine ilişkin Türk pozisyonunu değiştirmeyeceğini de vurguladı.
Kritik nokta net: Atina enerji alanlarını belirlerken, Türkiye bunun fiili bir egemenlik ve yetki alanı meselesine dönüşmesine izin vermiyor. Bir taraf harita çiziyor, diğer taraf o haritanın hukuki sınırlarını kabul etmiyor. Sorunun özü de burada yatıyor.
Yunanistan’ın Hamlesi Neden Siyasi?
Yunanistan’ın yenilenebilir enerji yatırımlarını artırması ekonomik açıdan anlaşılır. Ancak Ege’de enerji sahalarının konumu salt teknik bir konu değil. Bir deniz alanını yatırımlara açmak, o alanın ekonomik kullanımına ilişkin fiili bir düzen oluşturuyor. Türkiye’ye göre Atina, tek taraflı idari adımlarla tartışmalı bölgelerde yeni durumlar yaratamaz. Bu nedenle Yunan enerji haritası ile Türk deniz yetki alanları pozisyonu doğrudan karşı karşıya geliyor.
Brüksel ve Tel Aviv’in Rolü
Yunanistan’ın bölgesel enerji stratejisinin arkasında yalnızca Atina’nın kapasitesi yok. Avrupa Birliği’nin siyasi ve mali desteği ile İsrail’le geliştirilen stratejik ortaklık, Atina’nın ağırlığını artırma çabasının temel unsurları. Great Sea Interconnector bu stratejinin en somut örneği. Proje, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail elektrik şebekelerini denizaltı kablosuyla bağlamayı hedefliyor. İlk aşama Yunanistan-Kıbrıs bağlantısını, sonraki aşama İsrail’i kapsıyor. Avrupa Komisyonu projeyi stratejik altyapı olarak destekliyor ve ilk aşama için 657 milyon avro hibe tahsis etmiş durumda.
Ancak Brüksel para sağlayabiliyor, Doğu Akdeniz’in jeopolitiğini değiştiremiyor. Yaklaşık 1,9 milyar avroluk proje planlanan takvimin gerisinde. Finansman ve maliyet paylaşımı tartışmalarının yanı sıra deniz yetki alanlarındaki anlaşmazlıklar, güzergâhın hassas bölümlerinde ciddi engel oluşturuyor. Euronews’in 19 Ağustos tarihli analizinde Türkiye’nin deniz yetki alanları pozisyonunun projenin gecikmesinde önemli bir jeopolitik faktör olduğu belirtiliyor. Reuters de Mayıs ayında projenin ek finansmana ihtiyaç duyabileceğini ve AB’nin 657 milyon avroluk taahhüdünü hatırlatmıştı. Türkiye’yi hesaba katmadan çizilen güzergâh kâğıt üzerinde mümkün görünse de sahada aynı kolaylıkla uygulanamıyor.
“Türkiye’siz Mimari”nin Yapısal Sorunu
Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail üçgenindeki enerji iş birliği son yıllarda güçlendi, Brüksel de bunu destekledi. Ortaya çıkan tablo ise Türkiye’yi dışarıda bırakarak kurulmak istenen bölgesel mimarinin yapısal bir sorun taşıdığını gösteriyor. Türkiye yalnızca bölgedeki ülkelerden biri değil: Ege’nin doğu kıyısında, Doğu Akdeniz’in kuzeyinde, Karadeniz’in güneyinde, Kafkasya enerji koridorlarının üzerinde ve Avrupa ile Orta Doğu arasındaki bağlantı noktalarında stratejik konuma sahip. Ankara’nın pozisyonunu “rahatsız edici bir itiraz” olarak görmek, gerçek güç dengelerini yanlış okumak demek.
Yunanistan’ın İsrail’le enerji ve savunma ilişkilerini geliştirmesi, Kıbrıs’la koordinasyonu artırması ve AB desteğini arkasına alması, Türkiye karşısında daha geniş bir stratejik ağ oluşturma çabası olarak da okunabilir. Her devletin başka ülkelerle iş birliği yapma hakkı var. Sorun, bu iş birliklerinin Türkiye’nin dışlandığı bir mimarinin araçları haline getirilmesinde ortaya çıkıyor. İttifak eklemek mümkün, haritadan Türkiye’yi çıkarmak değil.
İsrail açısından da Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa’ya uzanan bağlantılar salt ekonomik değil, stratejik nüfuz alanı yaratma aracı. Ancak enerji altyapısı askeri güçten farklı çalışır: siyasi riskin azaltılması, yatırımcı güveni ve güzergâhın hukuki-siyasi öngörülebilirliği gerekir. Türkiye’yi dışlayan bir koridorun güvenlik maliyeti yükseldikçe ekonomik rasyonalitesi de tartışmaya açılıyor.
Brüksel’in Çelişkisi ve Türkiye’nin Avantajı
Avrupa Birliği yüz milyonlarca avroyu Great Sea Interconnector’a aktarırken, aynı coğrafyadaki jeopolitik sorunların çözümünde aynı etkinliği gösteremiyor. AB bölgenin enerji altyapısını finanse ediyor ama o altyapının içinde bulunduğu jeopolitik gerçekliği değiştiremiyor. Enerji güvenliği yalnızca alternatif kaynak bulmak değil, enerjinin güvenli güzergâhtan taşınmasıdır. Projenin yaşadığı sorunlar bu gerçeğin pratik olduğunu gösteriyor.
Türkiye’nin ağırlığı ise coğrafya, kapasite ve siyasi iradenin bir arada bulunmasından kaynaklanıyor. Ankara enerji kaynakları ile Avrupa pazarları arasında kritik bağlantı noktası olmanın yanı sıra Doğu Akdeniz ve Ege’nin kıyıdaş ülkesi. Son yıllarda enerji, savunma ve ulaştırma alanlarında gelişen kapasite, Türkiye’nin bölgesel politikasını daha bağımsız yürütmesine imkân tanıyor. Bu nedenle itirazlar artık yalnızca diplomatik açıklama düzeyinde okunmuyor; sahadaki kapasite siyasi mesajın arkasında gerçek bir güç oluşturuyor.
Türkiye her projeye karşı çıkan bir ülke değil. 19 Ağustos açıklamasında iş birliği vurgusu korunuyor. Ankara, Ege ve Akdeniz gibi kapalı veya yarı kapalı denizlerde kıyıdaş devletler arasında iş birliğinin teşvik edilmesi gerektiğini belirtiyor ve Yunanistan’la iş birliğine hazır olduğunu yineliyor. Mesaj “bölgede hiçbir şey yapılamaz” değil; “Türkiye dışlanarak yapılamaz.”
Anahtar Ankara’da
Önümüzdeki dönemde enerji rekabetinin sertleşmesi bekleniyor. Yunanistan yeni alanlar açabilir, İsrail yeni bağlantılar kurmaya çalışabilir, AB yeni fonlar tahsis edebilir. Ancak değişmeyen gerçek Türkiye. Ankara’nın 19 Ağustos açıklaması hukuki pozisyonun değişmediğini teyit ederken, Great Sea Interconnector’ın sorunları bu pozisyonun yalnızca söylemden ibaret olmadığını gösteriyor.
Türkiye’yi dışarıda bırakarak bölgesel enerji düzeni kurmaya çalışmak mümkün görünse de bunu sürdürülebilir ve istikrarlı bir sisteme dönüştürmek çok daha zor. Yunanistan’ın AB’ye, İsrail’e ve dış desteklere güvenerek Ankara’nın ağırlığını denklemin dışına itebileceğini düşünmesi, bölgenin jeopolitiğini yanlış okumak olur. İttifaklar, projeler ve enerji kaynaklarının niteliği değişebilir; Türkiye’nin coğrafyası değişmez.
Asıl mesele artık Türkiye’nin oyuna dahil edilip edilmeyeceği değil. Türkiye zaten oyunun içinde. Soru, Yunanistan, İsrail ve Avrupa Birliği’nin bunu ne zaman stratejik gerçeklik olarak kabul edeceği. Türkiye’nin hesaba katılmadığı bir projenin gerçekten bölgesel bir proje olup olamayacağı sorusunun cevabı, mevcut tabloya göre giderek daha net biçimde “hayır” yönüne işaret ediyor.






