İçmimar | Sağlıklı yaşam alanları tasarımcısı Sabina MALİKOVA: Longevity ve Yapay Zekâ: Geleceğin Evleri Bizi tedavi edecek!
Gelişen teknoloji, yapay zekâ ve uzayan insan ömrüyle birlikte, yaşam alanlarımıza bakış açımız da köklü bir değişimden geçiyor. Tasarımlarını "Longevity by Design" anlayışıyla hayata geçiren İçmimar ve Sağlıklı Yaşam Alanları Tasarımcısı Sabina MALİKOVA, mimarlığın artık sadece görsel estetik veya konfor sunmaktan çıkıp insan sağlığını ve biyolojisini destekleyen görünmez bir sağlık sistemine dönüştüğünü vurguladı. Zamanımızın %90'ını kapalı mekânlarda geçirdiğimize dikkat çeken MALİKOVA, "Işık, hava kalitesi ve akustik gibi faktörler stres seviyemizi ve uyku kalitemizi doğrudan etkiliyor. Bir mekân sadece güzel olmak zorunda değil, insan biyolojisini de iyileştirmeli," dedi. Yapay zekâ ve dijital ikiz teknolojilerinin gelecekte kişiye özel, öğrenen ve insan sağlığını sürekli optimize eden yaşam alanları oluşturacağını belirten MALİKOVA, etik ve veri gizliliğinin ise bu dönüşümün en kritik noktası olduğunu ifade etti. ICT MEDIA Genel Yayın Yönetmeni Murat PEHLİVAN'ın hazırlayıp sunduğu "Açık Açık" programına konuk olan MALİKOVA'nın koruyucu sağlık mimarisi, yapay zekâ entegrasyonu ve geleceğin akıllı evleri üzerine yaptığı açıklamaların tamamını ICT MEDIA TV YouTube kanalında izleyebilirsiniz.
Murat PEHLİVAN: Bugüne kadar mimarlık insanın yaşadığı mekânları tasarlıyordu. Siz ise insan ömrünü ve yaşam kalitesini tasarlamaktan söz ediyorsunuz. Bu iki yaklaşım arasındaki temel fark nedir?
Sabina MALİKOVA: Bence mimarlık uzun yıllardır şu sorunun cevabını aradı:
“İnsan burada nasıl yaşayacak?”
Ben ise farklı bir soru soruyorum:
“İnsan burada nasıl daha sağlıklı yaşayacak?”
Bu çok büyük bir paradigma değişimi.
Çünkü artık biliyoruz ki uyku kalitemizi, stres seviyemizi, hormonlarımızı, bağışıklık sistemimizi hatta yaşlanma hızımızı yalnızca genetik değil; her gün içinde yaşadığımız mekân da etkiliyor.
Ben buna Longevity by Design diyorum.
Artık bina sadece barınak değil; insan biyolojisini yöneten görünmez bir sağlık sistemi.
Bence mimarlığın önümüzdeki yüzyıldaki en büyük dönüşümü tam da burada başlayacak.
Bugüne kadar mimarlık; estetik, fonksiyon ve konfor üzerine odaklandı. Yani insanlar için güzel mekânlar tasarladık. Ama ben şu soruyu sormaya başladım: “Bir mekân sadece güzel olmak zorunda mı, yoksa insan biyolojisini iyileştirebilir mi?”
İşte Longevity by Design tam olarak bu sorunun cevabı.
Çünkü insan hayatının yaklaşık %90’ını kapalı mekânlarda geçiriyor. Eğer ışık, hava kalitesi, akustik, kullanılan malzemeler, sıcaklık, doğayla kurulan ilişki ve hatta mekânın planı; stres hormonlarımızı, uyku kalitemizi, bağışıklık sistemimizi ve zihinsel performansımızı etkiliyorsa, o zaman mimarlık yalnızca bina tasarlayan bir disiplin olmaktan çıkar. İnsan sağlığını destekleyen bir bilim hâline gelir.
Ben artık bir mekâna sadece “Nasıl görünüyor?” diye bakmıyorum. “Bu mekân insanın kortizol seviyesini nasıl etkiliyor? Daha kaliteli uyku sağlayabiliyor mu? Daha iyi nefes aldırıyor mu? Daha uzun ve daha sağlıklı bir yaşamı destekliyor mu?” sorularını soruyorum.
İşte benim yaklaşımımdaki temel fark bu.
Longevity by Design, estetiği reddeden bir anlayış değil; estetiğin ötesine geçen bir yaklaşım. Çünkü gelecekte başarılı mimarlığın ölçüsü yalnızca ödüller ya da görsellik olmayacak. O mekânda yaşayan insanların daha sağlıklı, daha üretken, daha huzurlu ve daha uzun bir yaşam sürüp sürmediği de tasarımın başarısının bir parçası olacak.
Ben mimarlığın artık yalnızca yaşam alanlarını değil, yaşamın kendisini tasarlayabileceğine inanıyorum.

Murat PEHLİVAN: Yapay zekâ bugün yazılım geliştiriyor, ilaç keşfediyor ve hastalıkları teşhis ediyor. Sizce yakın gelecekte insanların fiziksel ve zihinsel sağlığına en uygun yaşam alanlarını da yapay zekâ tasarlayacak mı? Insan sezgisi ile algoritmaların dengesi nasıl kurulmalı?
Sabina MALİKOVA: Kesinlikle evet. Hatta bunun başladığını düşünüyorum. Yakın gelecekte yapay zekâ; genetik veriler, biyometrik ölçümler, uyku düzeni, stres seviyeleri, hava kalitesi ve çevresel faktörleri aynı anda analiz ederek kişiye özel yaşam alanları önerebilecek.
Ancak burada önemli bir ayrım var. Yapay zekâ veriyi analiz eder, insan ise anlamı tasarlar.
Bir algoritma size gün ışığının hangi açıyla girmesi gerektiğini, hangi sıcaklığın daha sağlıklı olduğunu veya hangi malzemenin daha düşük toksisiteye sahip olduğunu söyleyebilir. Fakat bir mekânın insanda güven, aidiyet, huzur ya da ilham duygusu uyandırmasını yalnızca sayılarla açıklayamazsınız.
Ben geleceğin mimarını, yapay zekâyla rekabet eden biri olarak değil; onu en doğru şekilde yöneten bir orkestra şefi olarak görüyorum. Yapay zekâ milyonlarca veriyi saniyeler içinde analiz eder, fakat hangi sorunun sorulacağına, hangi değerin öncelikli olduğuna ve insan deneyiminin nasıl şekilleneceğine yine insan karar verir.
Bence geleceğin en başarılı projeleri, ne tamamen insan sezgisiyle ne de tamamen algoritmalarla ortaya çıkacak. Asıl başarı; bilimin, yapay zekânın ve insan sezgisinin aynı masada buluştuğu tasarımlar olacak.
Çünkü teknoloji bize hesap yapmayı öğretir; ama insan için gerçekten iyi bir yaşamın ne hissettirdiğini hâlâ insan bilir. İşte Longevity by Design yaklaşımında kurmaya çalıştığımız denge de tam olarak budur.
Murat PEHLİVAN: Akıllı şehirlerde ve sanayide dijital ikiz teknolojileri hızla yaygınlaşıyor. Sizce gelecekte insanların evlerinin de dijital ikizleri olacak ve bu modeller yaşam kalitesini sürekli optimize edecek mi?
Sabina MALİKOVA: Bence bu artık bir gelecek senaryosu değil, kaçınılmaz bir dönüşüm.
Bugün sanayide makinelerin, şehirlerde altyapının dijital ikizlerini oluşturuyoruz. Yakın gelecekte ise insanların yaşadığı evlerin de dijital ikizleri olacak. Ancak ben bunu sadece binanın üç boyutlu bir modeli olarak görmüyorum. Asıl değer, o evin yaşayan bir organizma gibi davranabilmesinde yatıyor.
Düşünün; eviniz sizin uyku düzeninizi, iç ortam hava kalitesini, ışık maruziyetinizi, sıcaklık konforunuzu, gürültü seviyelerini ve enerji tüketiminizi sürekli analiz ediyor. Giyilebilir teknolojilerden gelen verilerle birlikte, yaşam alanı da size uyum sağlamaya başlıyor. Belki uyku kaliteniz düştüğünde aydınlatma senaryosu değişecek, hava kalitesi otomatik optimize edilecek ya da stres seviyeniz yükseldiğinde ortamın akustiği ve atmosferi sizi rahatlatacak şekilde yeniden düzenlenecek.
İşte benim hayal ettiğim dijital ikiz, sadece evi temsil eden bir model değil; sizin sağlığınızı destekleyen akıllı bir yaşam ortağı.
Ancak burada çok önemli bir nokta var. Teknoloji insanı yönetmemeli, insana hizmet etmeli. Dijital ikizler bize öneriler sunabilir, riskleri önceden görebilir ve yaşam kalitemizi artırabilir. Ama son karar her zaman insana ait olmalı.
Ben Longevity by Design yaklaşımında geleceğin evlerini yalnızca “akıllı ev” olarak tanımlamıyorum. Ben onları öğrenen, adapte olan ve sahibinin biyolojisiyle birlikte gelişen yaşam ekosistemleri olarak görüyorum.
Bence geleceğin en değerli teknolojisi, bize daha fazla ekran sunan değil; farkına bile varmadan daha sağlıklı, daha dengeli ve daha uzun bir yaşam sağlayan teknoloji olacak.
Murat PEHLİVAN: Geleceğin akıllı evleri; uyku düzenimizi, stres seviyemizi, hava kalitesini ve günlük alışkanlıklarımızı analiz edecek. Bu kadar kişisel verinin toplanması sizce yeni etik tartışmaları da beraberinde getirecek mi?
Sabina MALİKOVA: Kesinlikle getirecek. Hatta bence geleceğin en büyük tasarım sorunu teknoloji değil, güven olacak.
Çünkü bir ev artık sadece nerede yaşadığımız bir yer olmayacak; nasıl uyuduğumuzu, ne zaman stres yaşadığımızı, hangi saatlerde en verimli olduğumuzu ve hatta sağlık durumumuzdaki değişimleri anlayabilecek bir yaşam sistemi hâline gelecek. Bu veriler doğru kullanıldığında yaşam kalitesini artırabilir. Yanlış kullanıldığında ise mahremiyet açısından ciddi riskler doğurabilir.
Bu yüzden ben geleceğin akıllı evlerini tasarlarken yeni bir ilkenin vazgeçilmez olacağına inanıyorum: Etik, tasarımın ayrılmaz bir parçası olmalı.
Ben buna “güven odaklı tasarım” diyorum. İnsanlar, hangi verinin toplandığını bilmeli, bu veriler üzerinde kontrol sahibi olmalı ve diledikleri anda paylaşım kararını değiştirebilmeli. Teknoloji şeffaf olmalı; kullanıcı, kendi yaşam alanının gerçekten sahibi olduğunu hissetmeli.
Bence gelecekte en başarılı akıllı ev, en fazla veriyi toplayan ev olmayacak. En az veriyle, en yüksek faydayı sağlayan ve kullanıcıya en fazla kontrolü sunan ev olacak.
Çünkü teknoloji ilerledikçe, güven de aynı hızla ilerlemek zorunda. Aksi hâlde insanlar, kendilerini iyi hissettiren evlerde değil; kendilerini izleniyormuş gibi hissettikleri evlerde yaşamaya başlarlar. Oysa tasarımın amacı, insanın kendini özgür, güvende ve iyi hissettiği yaşam alanları oluşturmaktır.
İşte bence geleceğin gerçek akıllı evi, sadece zekâsıyla değil; insanın mahremiyetine ve iradesine duyduğu saygıyla da tanımlanacak.
Murat PEHLİVAN: Günümüzde sağlık sistemleri hastalık oluştuktan sonra devreye giriyor. Siz ise hastalık oluşmadan önce onu engelleyebilecek yaşam alanlarından söz ediyorsunuz. Mimarlık gerçekten koruyucu sağlık hizmetinin bir parçası olabilir mi?
Sabina MALİKOVA: Kesinlikle olabilir. Hatta ben gelecekte bunun bir seçenek değil, bir zorunluluk olacağına inanıyorum.
Bugün sağlık sistemleri büyük ölçüde hastalık ortaya çıktıktan sonra devreye giriyor. Oysa bilim bize şunu söylüyor: Sağlığımız sadece genetik yapımızla değil, her gün maruz kaldığımız çevreyle de şekilleniyor. Nefes aldığımız hava, gün boyunca gördüğümüz ışık, uyuduğumuz odanın sıcaklığı, kullandığımız malzemeler, gürültü seviyesi ve doğayla kurduğumuz ilişki… Bunların her biri biyolojimizi sessizce etkiliyor.
İşte bu nedenle ben mimarlığı yalnızca binalar tasarlayan bir meslek olarak görmüyorum. Mimarlık, doğru uygulandığında sağlığı destekleyen çevresel koşulları oluşturabilen bir disiplindir.
Elbette hiçbir mimari tasarım tek başına hastalıkları önlediğini iddia edemez. Ancak bilimsel veriler doğrultusunda tasarlanmış yaşam alanları; daha kaliteli uykuya, daha düşük stres düzeyine, daha temiz iç hava kalitesine, daha fazla hareket etmeye ve genel iyilik hâline katkı sağlayabilir. Bu da koruyucu sağlık yaklaşımının önemli bir parçasıdır.
Benim geliştirdiğim Longevity by Design yaklaşımı tam da bu noktada devreye giriyor. Çünkü benim hedefim yalnızca insanların yaşayacağı güzel mekânlar üretmek değil; sağlıklarını destekleyen, iyi hissettiren ve yaşam kalitelerini artıran çevreler tasarlamak.
Bence gelecekte bir mimarın başarısı sadece yaptığı binanın ne kadar estetik olduğu ile ölçülmeyecek. O mekânda yaşayan insanların yıllar boyunca kendilerini ne kadar iyi hissettikleri de tasarımın başarısının bir göstergesi olacak.
Ben mimarlığın geleceğini, sağlık profesyonelleriyle, mühendislerle ve teknoloji uzmanlarıyla birlikte çalışan disiplinler arası bir alan olarak görüyorum. Çünkü daha uzun yaşamı tek bir meslek tasarlayamaz; ama birlikte inşa edebiliriz.

Murat PEHLİVAN: Yakın gelecekte evlerimizin bizi bizden daha iyi tanıması mümkün mü? Örneğin ışık seviyesini, havalandırmayı veya ses ortamını ruh halimize göre otomatik değiştiren yaşam alanları sizce ne kadar yakın?
Sabina MALİKOVA: Bence bu gelecek düşündüğümüz kadar uzak değil. Aslında bunun ilk adımlarını bugün akıllı saatlerde, çevresel sensörlerde ve yapay zekâ destekli ev sistemlerinde görmeye başladık.
Ama bence asıl soru şu değil: “Evler bizi tanıyacak mı?” Asıl soru şu: “Evler sağlığımızı destekleyecek kadar bizi anlayabilecek mi?”
Ben geleceğin yaşam alanlarını, sadece komut bekleyen akıllı sistemler olarak görmüyorum. Öğrenen, adapte olan ve insanın biyolojik ritmine uyum sağlayan çevreler olarak görüyorum.
Örneğin siz yoğun ve stresli bir gün geçirdiğinizde eviniz bunu farklı kaynaklardan anlayabilir. Eve girdiğiniz anda ışığın tonu daha sıcak bir seviyeye geçebilir, havalandırma iç hava kalitesini optimize edebilir, gürültüyü azaltan akustik sistemler devreye girebilir veya dinlenmenizi destekleyen bir ortam oluşabilir. Aynı şekilde sabah saatlerinde doğal gün ışığını taklit eden aydınlatmalarla biyolojik saatinizi destekleyebilir ve güne daha enerjik başlamanıza yardımcı olabilir.
Ancak benim için en önemli nokta şu: Bu sistemler insanların yerine karar veren teknolojiler olmamalı. Onların görevi, insanın kendi sağlığını destekleyen görünmez yardımcılar olmaktır.
Ben Longevity by Design yaklaşımında geleceğin evlerini “yaşayan organizmalar” olarak tanımlıyorum. Çünkü iyi tasarlanmış bir yaşam alanı, yalnızca bizi barındıran bir yapı değil; bizi gözlemleyen, ihtiyaçlarımızı anlayan ve sağlığımızı desteklemek için sürekli kendini uyarlayan bir ekosistem olabilir.
Bence geleceğin en büyük lüksü daha büyük evler olmayacak. İnsanı anlayan, ona uyum sağlayan ve her gün sessizce daha iyi hissettiren evler olacak.
Murat PEHLİVAN: Bir yapay zekâya "beni daha mutlu edecek bir ev tasarla" dediğimizde, sizce bunu başarabilecek mi? Yoksa insan psikolojisini anlamada mimarın sezgisi hâlâ vazgeçilmez mi olacak?
Sabina MALİKOVA: Bence yapay zekâ bize daha sağlıklı bir ev tasarlayabilir. Ama daha mutlu bir ev tasarlamak, bundan çok daha karmaşık bir konu.
Çünkü mutluluk sadece ışık seviyesi, sıcaklık, hava kalitesi ya da mobilyaların yerleşimiyle açıklanabilecek bir kavram değil. İnsan; anılarıyla, kültürüyle, alışkanlıklarıyla ve duygularıyla bir bütün. Aynı mekân bir insan için huzur verirken, başka biri için hiçbir şey ifade etmeyebilir.
Yapay zekâ milyonlarca veriyi analiz edebilir, bilimsel araştırmaları saniyeler içinde tarayabilir ve bize biyolojik açıdan en doğru çözümleri önerebilir. Bu, geleceğin tasarımında çok büyük bir avantaj olacak.
Ama mimarın görevi sadece verileri yorumlamak değildir. Bir insanı dinlemek, onun yaşam hikâyesini anlamak, bazen dile getiremediği ihtiyaçlarını sezebilmek ve bütün bunları mekâna dönüştürmek hâlâ insana özgü bir yetenek.
Ben yapay zekâyı bir rakip olarak görmüyorum. Onu, tasarım sürecindeki en güçlü çalışma arkadaşı olarak görüyorum. Yapay zekâ bize neyin mümkün olduğunu gösterebilir; ama neyin gerçekten anlamlı olduğuna yine insan karar verir.
Belki gelecekte yapay zekâ bize daha sağlıklı evler tasarlayacak. Ama bir evi “yuva” yapan şey, yalnızca algoritmalar değil; insanın hikâyesi, duyguları ve kurduğu bağdır.
İşte bu yüzden ben geleceğin mimarını, teknolojiyle yarışan biri olarak değil; teknolojiyi insanın iyiliği için yönlendiren kişi olarak görüyorum. Çünkü en iyi tasarım, verinin zekâsıyla insanın sezgisini bir araya getirebilen tasarımdır.
Murat PEHLİVAN: Uzun yaşam (longevity) son yılların en önemli kavramlarından biri haline geldi. Sizce insanların ömrünü uzatan en büyük teknoloji yapay zekâ mı olacak, biyoteknoloji mi, yoksa doğru tasarlanmış yaşam alanları mı?
Sabina MALİKOVA: Bence geleceğin en büyük hatası, bu üç alanı birbirinin alternatifi olarak görmek olur.
Yapay zekâ, biyoteknoloji ve doğru tasarlanmış yaşam alanları aslında aynı hedefe hizmet ediyor: Daha sağlıklı ve daha uzun bir yaşam. Ben bunları bir zincirin üç halkası olarak görüyorum.
Biyoteknoloji bize hücreyi ve insan bedenini onarma gücü kazandırıyor. Yapay zekâ bu karmaşık verileri analiz ederek kişiye özel çözümler geliştirmemizi sağlıyor. Mimarlık ise bütün bunların yaşandığı çevreyi şekillendiriyor. Çünkü günün büyük bölümünü geçirdiğimiz mekânlar, her gün nefes aldığımız, uyuduğumuz ve çalıştığımız ortamlar sağlığımız üzerinde sürekli bir etkiye sahip.
Benim geliştirdiğim Longevity by Design yaklaşımı tam da bu noktada ortaya çıktı. Çünkü sağlıklı yaşamı yalnızca tıp ya da teknolojiyle açıklayamayız. İnsan bedeni, davranışları ve yaşadığı çevre birlikte değerlendirilmelidir.
Ben geleceğin en önemli teknolojisinin tek bir cihaz ya da tek bir keşif olmayacağını düşünüyorum. Asıl dönüşüm, farklı disiplinlerin birlikte çalışmasıyla gerçekleşecek. Yapay zekâ veriyi yorumlayacak, biyoteknoloji tedavileri geliştirecek, mimarlık ise bu kazanımları destekleyen yaşam alanlarını oluşturacak.
Bence uzun yaşamın gerçek formülü; insanı yalnızca tedavi etmek değil, her gün yaşadığı çevreyi de sağlığını destekleyecek şekilde tasarlamaktır.
Çünkü en güçlü teknoloji, yalnızca ömrü uzatan değil; o yılları daha sağlıklı, daha üretken ve daha anlamlı yaşatan teknolojidir.
Murat PEHLİVAN: Hibrit çalışma düzeniyle birlikte ofis kavramı yeniden tanımlanıyor. Sizce geleceğin çalışma alanları üretkenliği artırmanın ötesinde çalışanların zihinsel ve fiziksel sağlığını da yönetecek mi?
Sabina MALİKOVA: Kesinlikle. Hatta ben geleceğin ofislerinin en önemli görevinin üretkenliği artırmak değil, insanın performansını sürdürülebilir kılmak olacağını düşünüyorum.
Uzun yıllar boyunca ofisler, çalışanlardan daha fazla verim alabilmek için tasarlandı. Oysa bugün biliyoruz ki tükenmişlik, kronik stres, kötü uyku, hareketsizlik ve düşük iç hava kalitesi sadece çalışanların sağlığını değil, kurumların başarısını da doğrudan etkiliyor.
Bu yüzden geleceğin çalışma alanları yalnızca masa ve sandalyelerden oluşmayacak. Gün ışığını biyolojik ritmimize göre yöneten aydınlatmalar, yüksek iç hava kalitesi, doğru akustik, hareket etmeyi teşvik eden planlama, odaklanma ve dinlenme alanlarının dengeli kullanımı gibi unsurlar, ofis tasarımının temel parçaları hâline gelecek.
Benim bakış açıma göre iyi bir ofis, insanı daha uzun saatler çalıştıran bir yer değil; daha kısa sürede daha kaliteli düşünmesini sağlayan bir ortamdır.
İşte Longevity by Design yaklaşımında da bunu savunuyorum. Çünkü çalışanın sağlığı ile şirketin başarısı birbirinden ayrı değildir. Kendini iyi hisseden bir insan daha yaratıcıdır, daha doğru karar verir, daha güçlü iletişim kurar ve uzun vadede çok daha yüksek bir katkı sağlar.
Bence gelecekte şirketler ofislerini metrekare üzerinden değil, çalışanlarının iyi olma hâli üzerinden değerlendirecek. Başarı sadece finansal tablolarla değil; çalışanların enerjisi, bağlılığı ve sağlığıyla da ölçülecek.
Ben geleceğin ofisini bir çalışma alanı olarak değil, insan potansiyelini destekleyen bir sağlık ekosistemi olarak görüyorum. Çünkü iş dünyasının gerçek rekabet avantajı artık yalnızca teknoloji değil; sağlıklı, yaratıcı ve sürdürülebilir performans gösterebilen insan kaynağı olacak.
Murat PEHLİVAN: Iklim değişikliği yalnızca enerji verimliliğini değil, insan sağlığını da etkiliyor. Sağlıklı yaşam odaklı mimarlık ile sürdürülebilirlik arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
Sabina MALİKOVA: Bence sürdürülebilirlik ile sağlıklı yaşam odaklı mimarlık birbirinden ayrı iki kavram değil; aynı amaca hizmet eden iki yaklaşım.
Uzun yıllar sürdürülebilirliği daha çok enerji tüketimi, karbon salımı ve doğal kaynakların korunması üzerinden konuştuk. Bunlar elbette çok önemli. Ancak artık şunu da görüyoruz: Gezegen sağlığı ile insan sağlığı birbirinden bağımsız değil.
Kötü iç hava kalitesi, aşırı ısınan kentler, yanlış malzeme seçimleri ve doğal ışıktan uzak yaşam alanları hem çevreyi hem de insanı olumsuz etkiliyor. Dolayısıyla gerçekten sürdürülebilir bir yapı, yalnızca çevreye daha az zarar veren değil; içinde yaşayan insanın sağlığını da destekleyen bir yapı olmalıdır.
İşte Longevity by Design yaklaşımının temelinde de bu düşünce var. Çünkü ben geleceğin mimarlığında iki sorunun birlikte sorulması gerektiğine inanıyorum: “Bu yapı gezegen için ne kadar iyi?” ve “Bu yapı insan için ne kadar iyi?”
Eğer bu iki sorudan birine “hayır” cevabı veriyorsak, bana göre o tasarım henüz tamamlanmış değildir.
Ben geleceğin mimarlığını yalnızca çevre dostu değil, aynı zamanda insan dostu olarak tanımlıyorum. Çünkü doğaya zarar veren bir tasarım uzun ömürlü olamaz; insan sağlığını ihmal eden bir tasarım da sürdürülebilir değildir.
Bence geleceğin en başarılı projeleri, karbon ayak izini azaltırken aynı zamanda insanların daha iyi uyumasını, daha rahat nefes almasını, daha az stres yaşamasını ve daha sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlayan projeler olacak. İşte gerçek sürdürülebilirlik, hem gezegenin hem de insanın aynı anda iyileşmesini sağlayabilmektir.

Murat PEHLİVAN: Akıllı şehirler konuşulurken genellikle ulaşım, enerji ve güvenlik ön plana çıkıyor. Sizce geleceğin şehirlerinde "sağlıklı yaşam" da dijital altyapının temel bileşenlerinden biri olmalı mı?
Sabina MALİKOVA: Kesinlikle olmalı. Hatta bana göre geleceğin şehirlerini gerçekten “akıllı” yapacak olan şey yalnızca teknolojik altyapıları değil, insan sağlığını merkeze alan tasarım anlayışı olacak.
Bugün akıllı şehirlerden söz ederken çoğunlukla trafik yönetimini, enerji verimliliğini ve güvenliği konuşuyoruz. Bunlar elbette çok önemli. Ancak bir şehir, insanlarının sağlığını desteklemiyorsa ne kadar teknolojik olursa olsun bana göre tam anlamıyla akıllı değildir.
Ben geleceğin şehirlerinde sağlığın da dijital altyapının temel bileşenlerinden biri olması gerektiğine inanıyorum. Hava kalitesini gerçek zamanlı izleyen sistemler, sıcak hava dalgalarında riskli bölgeleri tespit eden çözümler, yürümeyi ve bisiklet kullanımını teşvik eden planlamalar, biyolojik ritmi destekleyen kamusal aydınlatmalar ve insanların daha fazla doğayla buluşmasını sağlayan yeşil alanlar; bunların hepsi şehirlerin sağlık altyapısının bir parçası olmalı.
İşte Longevity by Design yaklaşımı da bu bakış açısını savunuyor. Çünkü sağlıklı yaşam yalnızca evin içinde başlamıyor; sokağa çıktığımız andan itibaren bizi çevreleyen bütün kentsel deneyimle şekilleniyor.
Ben geleceğin şehirlerini sadece “akıllı şehirler” olarak değil, “iyi yaşam şehirleri” olarak hayal ediyorum. Teknolojinin amacı yalnızca sistemi daha verimli çalıştırmak değil; insanların daha iyi nefes almasını, daha rahat hareket etmesini, daha az stres yaşamasını ve daha sağlıklı yaşlanmasını desteklemek olmalı.
Bence geleceğin şehirleri, vatandaşlarına sadece hizmet sunan değil; her gün sağlıklarını destekleyen canlı ekosistemler hâline gelecek. Çünkü bir şehrin gerçek başarısı, ne kadar hızlı çalıştığıyla değil; içinde yaşayan insanların ne kadar sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürdüğüyle ölçülecek.
Murat PEHLİVAN: Akıllı saatler ve biyometrik sensörler her geçen gün daha fazla veri üretiyor. Sizce bu veriler gelecekte mimarların tasarım süreçlerinde standart bir girdi haline gelecek mi?
Sabina MALİKOVA: Evet, ben bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Ancak burada en önemli konu, verinin miktarı değil; doğru yorumlanması ve etik şekilde kullanılması olacak.
Bugün akıllı saatler ve biyometrik sensörler bize uyku düzeni, fiziksel aktivite, stres düzeyi ve çevresel koşullar hakkında önemli bilgiler sunuyor. Gelecekte kullanıcıların onayıyla paylaşılan bu tür veriler, mimarların daha kişiselleştirilmiş yaşam alanları tasarlamasına katkı sağlayabilir.
Örneğin bir kişinin yaşam ritmi, çalışma alışkanlıkları ya da uyku düzeni; aydınlatma senaryolarından akustik çözümlere, termal konfordan mekân organizasyonuna kadar birçok tasarım kararını daha bilinçli hâle getirebilir.
Benim geliştirdiğim Longevity by Design yaklaşımının temelinde standart çözümler yerine, insanı merkeze alan ve bilimsel verilerle desteklenen tasarım anlayışı var.
Ancak burada çok önemli bir denge var. İnsanların biyometrik verileri, mahremiyetlerine saygı duyularak ve tamamen kendi kontrollerinde kullanılmalı. Teknoloji, insanı izleyen değil; ona daha iyi yaşam koşulları sunan bir araç olmalı.
Bence geleceğin mimarı yalnızca plan çizen biri olmayacak. Aynı zamanda farklı disiplinlerden gelen verileri anlayan, bunları insan odaklı çözümlere dönüştürebilen bir tasarımcı olacak.
Çünkü geleceğin en değerli verisi, metrekare değil; insanın iyi olma hâli olacak.
Murat PEHLİVAN: Yapay zekâ sayesinde artık içerikler kişiye özel üretiliyor. Aynı şekilde gelecekte evler de tamamen bireysel biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlara göre tasarlanacak mı?
Sabina MALİKOVA: Kesinlikle bu yönde ilerleyeceğimizi düşünüyorum. Nasıl ki bugün dijital platformlar bize kişiselleştirilmiş içerikler sunabiliyorsa, gelecekte yaşam alanlarımız da bizi daha iyi anlayan ve ihtiyaçlarımıza uyum sağlayan çevrelere dönüşecek.
Ancak burada önemli olan herkese daha iyi hissettiren ve sagligina katkida bulunan evler tasarlamak.
Yapay zekâ sayesinde, kullanıcının izniyle elde edilen yaşam alışkanlıkları ve çevresel veriler daha doğru analiz edilebilecek. Bu bilgiler; aydınlatma, sıcaklık, hava kalitesi, akustik ve mekânsal organizasyon gibi tasarım kararlarının kişiye daha uygun şekilde planlanmasına katkı sağlayabilir.
Benim geliştirdiğim Longevity by Design yaklaşımı da tam olarak bunu hedefliyor. Çünkü aynı ev herkes için aynı etkiyi oluşturmaz. Bir kişinin dinlenmesini sağlayan bir ortam, bir başkası için yeterince konforlu olmayabilir. Geleceğin mimarlığı bu farklılıkları daha iyi anlayan ve tasarımlarını buna göre şekillendiren bir disipline dönüşecek.
Ancak ben her zaman şunu vurguluyorum: Yapay zekâ karar veren değil, karar vermeyi destekleyen bir araç olmalı. Son sözü yine insan söylemeli. Çünkü biyolojik ihtiyaçlar kadar duygularımız, anılarımız ve yaşam biçimimiz de bir evi “yuva” yapan unsurlardır.
Bence geleceğin evi, yalnızca akıllı cihazlarla donatılmış bir yapı olmayacak. İnsanın biyolojisini anlayan, yaşam ritmine uyum sağlayan ve her gün sessizce sağlığını destekleyen bir yaşam arkadaşı olacak.
İşte benim hayalini kurduğum mimarlık da tam olarak bu: Teknolojiyi insanın yerine koyan değil, insanın yaşam kalitesini yükselten bir tasarım anlayışı.
Murat PEHLİVAN: 2040 yılında sıradan bir sabahı hayal edelim. Sağlıklı yaşam odaklı akıllı bir evde yaşayan bir kişinin günü nasıl başlar? Bize o sabahı anlatır mısınız?
Sabina MALİKOVA: 2040 yılının bir sabahında aslında ilk fark edeceğimiz şey teknoloji olmayacak; kendimizi daha iyi hissettiğimiz bir yaşam deneyimi olacak.
Gözlerinizi alarm sesiyle değil, biyolojik ritminize uyum sağlayarak yavaşça artan doğal ışıkla açtığınızı düşünün. Eviniz, gece boyunca ortam sıcaklığını ve hava kalitesini sizi en rahat uykuya destek olacak şekilde yönetmiş. Perdeler gün ışığını nazikçe içeri alırken, bulunduğunuz ortam sizi güne dinlenmiş olarak hazırlıyor.
Mutfakta sizi bekleyen kahve değil, önce sağlıklı bir yaşamı destekleyen bir ortam var. Temiz hava, doğal ışık, doğru akustik ve sakinleştirici bir atmosfer… Çünkü ev artık sadece içinde yaşadığımız bir yapı değil; her gün sağlığımızı destekleyen bir yaşam ortağı.
Belki o gün yoğun toplantılarınız var. Eviniz bunu biliyor demiyorum; ama yaşam ritminize uyum sağlayacak şekilde çalışma alanınızın aydınlatmasını, sıcaklığını ve konforunu ihtiyaçlarınıza göre düzenleyebiliyor. Eğer dinlenmeye ihtiyacınız varsa, sizi daha sakin bir atmosfere yönlendirebiliyor. Bütün bunları görünmez bir teknolojiyle yapıyor; hayatınızı karmaşıklaştırmadan, kolaylaştırarak.
Benim hayalini kurduğum gelecek tam olarak bu. İnsanların teknolojiyle daha fazla uğraştığı değil; teknolojinin arka planda sessizce çalışarak insanların daha sağlıklı, daha huzurlu ve daha kaliteli bir yaşam sürmesini desteklediği bir gelecek.
İşte Longevity by Design yaklaşımı da bu vizyon üzerine kurulu. Çünkü bana göre geleceğin en akıllı evi, içinde en fazla teknoloji bulunan ev değil; insanı en iyi anlayan ve yaşam kalitesini en doğal şekilde destekleyen ev olacak.
Ve belki de 2040’ın en büyük lüksü, daha büyük metrekareler değil; her sabah kendimizi gerçekten dinlenmiş, enerjik ve iyi hissederek uyanabilmek olacak.
Murat PEHLİVAN: Türkiye'de yeni yapılan konut projelerine baktığınızda, teknoloji ve sağlıklı yaşam açısından en büyük eksiklikleri nerede görüyorsunuz?
Sabina MALİKOVA: Türkiye’de son yıllarda konut projelerinde teknolojiye yapılan yatırımların arttığını görüyoruz. Akıllı ev sistemleri, güvenlik çözümleri ve enerji verimliliği gibi alanlarda önemli gelişmeler var. Ancak bana göre hâlâ önemli bir eksiklik bulunuyor: Teknolojiyi insan sağlığıyla yeterince bütünleştiremiyoruz.
Bugün birçok projede “akıllı ev” denildiğinde akla uzaktan kontrol edilen perdeler, aydınlatmalar ya da güvenlik sistemleri geliyor. Oysa ben asıl sorunun şu olması gerektiğine inanıyorum: Bu ev, içinde yaşayan insanın yaşam kalitesini gerçekten destekliyor mu?
Doğal ışığın doğru kullanımı, temiz iç hava kalitesi, akustik konfor, sağlıklı malzeme seçimi, biyolojik ritmi destekleyen aydınlatma, hareket etmeyi teşvik eden planlama ve doğayla kurulan ilişki gibi unsurlar hâlâ projelerin merkezinde değil. Oysa bunlar, insanların her gün deneyimlediği yaşam kalitesini doğrudan etkileyen konular.
Benim geliştirdiğim Longevity by Design yaklaşımı tam da bu noktada devreye giriyor. Çünkü geleceğin konutlarının yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda insan biyolojisini ve psikolojisini destekleyen yaşam alanları olması gerektiğine inanıyorum.
Bence gelecekte konut projelerinin başarısı sadece metrekare, manzara ya da kullanılan teknolojiyle ölçülmeyecek. İnsanların o evde ne kadar iyi uyuduğu, ne kadar rahat nefes aldığı, ne kadar az stres yaşadığı ve yıllar boyunca yaşam kalitesini ne kadar koruyabildiği de en az bunlar kadar önemli olacak.
Ben Türkiye’nin bu dönüşümü gerçekleştirebilecek büyük bir tasarım potansiyeline sahip olduğuna inanıyorum. Doğru yaklaşımla, sadece akıllı evler değil; sağlıklı yaşamı destekleyen örnek konut projeleri geliştirebilir ve bu alanda dünyaya ilham verebiliriz.
Murat PEHLİVAN: Bugün dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin CEO'larına tek bir bina tasarlama firsatınız olsa, onlara hangi cümleyi söylerdiniz? "Bu bina sizi daha üretken yapacak" mı, yoksa "Bu bina sizi daha uzun ve sağlıklı yaşatacak" mı? Neden?
Sabina MALİKOVA: Ben onlara şöyle derdim:
“Bu bina sizi daha uzun ve daha sağlıklı yaşatmayı hedefliyor. Çünkü gerçekten sağlıklı olan insanlar zaten daha üretken olabilir.”
Bugün teknoloji dünyasında verimlilik, hız ve performans çok konuşuluyor. Ancak bana göre geleceğin en değerli başarısı, insan performansını tüketmeden sürdürebilmek olacak.
Bir bina sadece çalışma alanı değildir. Günün büyük bölümünü geçirdiğimiz bir çevredir ve bu çevre; uyku kalitemizi, stres düzeyimizi, odaklanma becerimizi ve genel iyi olma hâlimizi etkileyebilir. Bu nedenle tasarımın amacı yalnızca daha fazla iş üretmek değil, insanın potansiyelini uzun yıllar boyunca koruyabilmesine katkı sağlamak olmalıdır.
Benim geliştirdiğim Longevity by Design yaklaşımı da tam olarak bunu savunuyor. Çünkü başarılı şirketlerin en büyük sermayesi binaları değil, insanlarıdır. İnsanını koruyan kurumlar, uzun vadede yenilik üretme kapasitesini de korur.
Ben geleceğin en değerli yatırımının yapay zekâya, binalara ya da teknolojilere değil; insanın yaşam kalitesine yapılan yatırım olacağına inanıyorum. Çünkü sağlıklı bir insan yalnızca daha uzun yaşamaz; daha iyi düşünür, daha doğru karar verir, daha yaratıcı olur ve bulunduğu kuruma uzun yıllar değer katabilir.

Murat PEHLİVAN: İnsanlığın geleceğini yapay zekâ mı değiştirecek, yoksa içinde yaşayacağımız mekânlar mı? Belki de asıl devrim, bu ikisinin birlikte çalıştığı gün başlayacak. Siz bu geleceği nasıl görüyorsunuz?
Sabina MALİKOVA: Bence asıl dönüşüm, yapay zekâ ile mimarlığın aynı amaç için birlikte çalışmaya başladığı gün gerçekleşecek.
Yapay zekâ bize inanılmaz bir analiz gücü sunuyor. Mimarlar ise bu bilgiyi insanların yaşayacağı anlamlı mekânlara dönüştürüyor. Biri veriyi üretiyor, diğeri yaşam deneyimini tasarlıyor. Gerçek devrim de bu iki disiplinin insan odaklı bir anlayışla birleşmesi olacak.
Çünkü gelecekte binalar sadece enerji tüketimini optimize eden yapılar olmayacak. İçinde yaşayan insanın biyolojik ritmine, konforuna ve yaşam kalitesine uyum sağlayan çevrelere dönüşecek. Yapay zekâ bu dönüşümü hızlandırabilir; ancak hangi değerler için kullanılacağına yine insanlar karar verecek.
Benim geliştirdiğim Longevity by Design yaklaşımı da tam olarak bu noktada yer alıyor. Teknolojiyi amaç değil, insanın daha sağlıklı, daha dengeli ve daha kaliteli bir yaşam sürmesini destekleyen bir araç olarak görüyorum. Çünkü tasarımın gerçek başarısı, ne kadar akıllı olduğu değil; insana ne kadar iyi geldiğidir.
Ben geleceğin şehirlerini ve evlerini, teknolojiyle dolu mekânlar olarak değil; insanı anlayan, ona uyum sağlayan ve görünmez bir şekilde yaşam kalitesini destekleyen ekosistemler olarak hayal ediyorum.
Ve bence geleceğin en büyük başarısı, yapay zekânın insan gibi düşünmesi değil; insanların, yapay zekâyı insan hayatını daha anlamlı kılacak şekilde kullanmayı öğrenmesi olacak.






