NETAŞ CEO’su Sinan DUMLU: "İthal Ettik, Yerli Ürettik, Şimdi Millileştiriyoruz"
Türk telekomünikasyon sektörünün köklü isimlerinden NETAŞ, kurulduğu günden bugüne teknoloji tarihimize damga vuran işlere imza attı. Günümüzde telekomünikasyondan yapay zekâya, siber güvenlikten dijital altyapılara kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösteren şirket, "ithal et, yerli üret, millileştir" felsefesiyle yoluna devam ediyor. NETAŞ CEO'su Sinan Dumlu, "Bu yaklaşım, köklerimizden gelen ve bizi diğer teknoloji firmalarından ayıran temel farkımız" diyor. Dumlu ile şirketin 60 yıllık mirasını, 5G'nin Türkiye ekonomisine etkilerini, yapay zekânın dönüştürücü gücünü ve teknoloji bağımsızlığının ulusal güvenlik boyutunu konuştuk. ICT MEDIA Genel Yayın Yönetmeni Murat Pehlivan'ın hazırlayıp sunduğu "Açık Açık" programına konuk olan Sinan Dumlu'nun; üniversite-sanayi işbirliğinden küresel pazarlara açılma stratejilerine kadar sektörün nabzını tutan değerlendirmelerinin tamamını ICT MEDIA TV YouTube kanalında izleyebilirsiniz.
Murat PEHLİVAN: Türk telekomünikasyon sektörüne, haberleşme alanına ve Türkiye’nin dijital dönüşüm sürecine ciddi katkılar sunan, Türk telekomünikasyon tarihinde iz bırakmış bir firmayı konuşuyoruz: NETAŞ. Bu ayki konuğumuz NETAŞ CEO’su Sinan Dumlu. Sinan Bey, NETAŞ, Türkiye’nin teknoloji tarihinde önemli bir yere sahip. Özelleşme dönemlerini hatırlıyorum; gazetelere “100 milyon dolara satıldı” şeklinde küçük bir haber düşmüştü. O zaman nedense çok üzülmüştüm; “Neden böyle bir değer satılır?” diye düşünmüştüm. Elbette bu bir özelleştirme süreciydi. Ancak NETAŞ’ın ciddi bir tarihi, geçmişi var. Bugün telekomünikasyondan yapay zekâya, siber güvenlikten dijital altyapılara kadar çok geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyorsunuz. NETAŞ’ı üç kelimeyle nasıl anlatırsınız?
Sinan DUMLU: Öncelikle şunu söyleyeyim: NETAŞ’ı üç kelimeye sığdırmak gerçekten zor. Ancak sorunuzun cevabını da vereceğim. Neden bu üç kelimeyi seçtiğimi de biraz açmak isterim.
Biz temelde bir teknoloji firmasıyız. Teknoloji çok geniş bir kavram; biz ise bilgi teknolojileri, iletişim teknolojileri ve son dönemde Nubia markasıyla mobil telefonlar alanında faaliyet gösteriyoruz. Teknolojik olarak bu üç alandayız.
Bir de altını çizmek istediğim bir nokta var: “Yakınsama” yani İngilizce Convergence denen şey. Bu teknolojiler birbiriyle bütünleşiyor. Bilgisayar ve iletişim teknolojileri birleşiyor; telli ve telsiz iletişim bir araya geliyor. Hatta veri merkezlerinde sunucular, veri depolama sistemleri, sanallaştırma ve yedekleme sistemleri entegre hale geliyor. Kısacası, teknolojide kesintisiz geçişi sağlayan çeşitli birleşmeler söz konusu. NETAŞ olarak bu teknoloji alanlarının tamamında faaliyet gösteriyoruz.
Ancak yine de NETAŞ’ı üç kelimeyle özetlemem gerekirse – çünkü bu alanlarda faaliyet gösteren çok sayıda firma var – bizi diğerlerinden ayıran özelliklere odaklanmak isterim. Bence NETAŞ’ı tanımlayan üç kelime şunlar: “İthal et, yerli üret, millileştir.” Bu yaklaşım, köklerimizden gelen ve bizi diğer teknoloji firmalarından ayıran temel farkımız. Ayrıca daha önce de belirttiğim gibi, bilgisayar, iletişim ve mobil telefonlar olmak üzere üç alanda da aktifiz.
Murat PEHLİVAN: Aslında bir ICT firmasınız. Çünkü hatırlarsanız, Telekomünikasyon Kurumu ilk kurulduğunda bugünkü BTK’nın adı “Telekomünikasyon Kurumu”ydu. 2009’da Elektronik Haberleşme Kanunu yenilendiğinde ise isim değişikliği oldu; Tayfun Beyler döneminde biz de dergi olarak adımızı değiştirdik. BTK, “Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu” oldu; ICT haline geldi. Buradan sektörün ne kadar büyüdüğünü, nereden nereye evrildiğini de görebiliyoruz. Günümüze hızlıca bakacak olursak; yapay zekâ, siber güvenlik, veri altyapıları, veri sunucuları, yeni teknolojiler… Hep bu yarışın içindeyiz. Bu başlıklar artık sektörün temel dinamikleri haline geldi. Peki Türkiye bu yarışta nerede? “Treni kaçırdık mı, kaçıyor mu, vagona bindik mi?” gibi hikâyeler sıkça anlatılır. Siz bu konuyu nasıl yorumluyorsunuz?
Sinan DUMLU: Bu soruyu birkaç başlıkta ele alarak cevaplamak istiyorum. Konuyu iki ana eksende değerlendirebiliriz: Birincisi, teknolojilerin kullanımı; ikincisi, teknoloji geliştirme.
Teknolojilerin kullanımı ve bu teknolojilerle iş süreçlerinin dönüştürülmesi, ülkelerin veya şirketlerin daha verimli hale gelmesi söz konusu olduğunda, bence iyiyiz. Biz Türkler olarak yeni teknolojiyi çabuk benimsiyor, hızlı uyum sağlıyor ve bu teknolojileri kullanarak iş yapış şekillerimizi, süreçlerimizi, endüstrimizi dönüştürüyoruz. Bu alanda hep iyiydik, iyi olmaya da devam ediyoruz.
İş teknoloji geliştirmeye geldiğinde ise durum biraz daha karmaşık. Pek çok üretici firma, farklı parçaları başka ülkelerden alarak birleştirip çözümler oluşturuyor. Bu açıdan baktığımızda, ikinci kısımda da bence iyiyiz. Örneğin, NETAŞ olarak yerli sunucu üretiyoruz. Şöyle bir eleştiri getirilebilir: “Evet, yerli sunucu üretiyorsunuz ama Intel’den işlemci, başka bir firmadan disk alıyorsunuz.” Bu doğru. Ancak bu parçaların yerli olarak birleştirilmesi de NETAŞ’ın ilk soruda bahsettiğim “ithal et, yerli üret, millileştir” yaklaşımının önemli bir adımını oluşturuyor. Dolayısıyla yerli üretim konusunda epeyce yol aldığımızı düşünüyorum.
Milli ürün geliştirme konusuna geldiğimizde ise savunma sanayinde çok başarılı örneklerimiz var. NETAŞ olarak yüzde 15’imiz Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na ait. Savunma sanayinde Ar-Ge yapan, üretim gerçekleştiren bir firmayız. Bu alanda iyiyiz. Yazılım geliştirme konusunda da güzel işler yapıyoruz. Ancak gidilecek daha çok yolumuz var.
“Vagon kaçtı” meselesine gelince… Tabii ki geride çok kalmamak lazım; arayı kapatacak kadar ileride olmak önemli. Ancak teknoloji o kadar hızlı değişiyor ki, bir konuda biraz geri kalsanız bile bir sonraki dalgaya hazırlanırsanız tekrar yakalayabiliyorsunuz. Ben Türkiye’nin “yakalanamayacak kadar geride kaldığı” bir alan görmüyorum. Bazı alanlarda iyiyiz, bazı alanlarda ise daha iyisini yapmamız gerekiyor.
Murat PEHLİVAN: Peki, eksik olarak gördüğünüz alanlar neler?
Sinan DUMLU: Bu oldukça zor bir konu. Örneğin yapay zekâyı kullanma konusunda bence iyiyiz. Ancak yapay zekâyı geliştirme noktasına geldiğimizde, devletin son dönemde açıkladığı güzel politikalar var. Çok sayıda start-up şirket kuruldu. Biz de bu alanda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama yeni bir teknoloji bu. Dünyada birkaç firmanın çok güçlü bir şekilde liderlik yaptığı bir alan. Burada daha gidecek yolumuz var diye düşünüyorum. Ancak büyük ve hararetli bir çalışma içinde olduğumuzu da söyleyebilirim; biz de bu çalışmanın içinde yer alıyoruz.
Murat PEHLİVAN: O halde yapay zekâ üzerine biraz daha konuşalım. Aslına bakarsanız yapay zekâ, teknolojinin içinde olan insanlar için, sizler için çok da yeni bir konu değil. Sadece süreç hızlandı diyebiliriz belki. Bugün yapay zekâ, teknoloji mimarisinin kendisini dönüştüren bir güç haline geliyor. Sizce önümüzdeki üç yıl içinde kurumların teknoloji altyapısında, bugün öngöremediğimiz en büyük değişiklik ne olabilir? Bu soruyu özellikle sormak istedim; çünkü programa başlamadan önceki sohbetimizde yapay zekâ ile ilgili çalışmalarınızdan kısaca bahsetmiştiniz ve bu soru o yüzden gündemime geldi.

Sinan DUMLU: Şöyle bir cevap vereyim. Biz, bilgi ve iletişim teknolojileri altında beş ana başlık görüyoruz. Bu beş ana başlık bir araya geldiğinde bir çözüm oluşuyor veya bir şirketin, bir kurumun uçtan uca tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu beş ana başlık şunlar: Uç cihazlar. Uç cihazlardan kastım; mobil telefonlar, tabletler, notebooklar ve benzeri cihazlar.
Murat PEHLİVAN: Bunlar NETAŞ’ın da çalıştığı alanlar.
Sinan DUMLU: Evet, ama bu genel bir çerçeve. Biz bu beş alanın tamamında çalışıyoruz. Bunu da NETAŞ’ın ne yaptığına değinirken daha detaylı bağlayayım.
Şimdi, birinci alan bu cihazlar: mobil telefonlar, sensörler, notebooklar vb. Bunlar bir teknoloji başlığını oluşturuyor.
İkinci teknoloji başlığı: Bu uç cihazları merkeze bağlayan network. Bu bir kampüs networkü, bir bina networkü olabilir; bir taşıyıcı şebeke networkü olabilir. Sonuçta telli de olabilir, telsiz de olabilir. Network başlığı da var ve biz bu alanda da aktifiz.
Daha sonra, bu uç cihazlardan topladığımız veriyi bir network üzerinden veri merkezine götürüyoruz. Bu veri merkezine son dönemlerde “bulut”, “bulut bilişim” diyoruz. Burada ne var? Serverlar, sunucular, veri depolama sistemleri, yedekleme sistemleri, sanallaştırma ve hatta son dönemde gittikçe daha fazla yerini alan “containerization” dediğimiz teknolojiler burada yer alıyor.
Daha sonra burada uygulamalar çalışıyor. Her türlü yapay zekâ destekli, büyük veri ve büyük veri analizini destekleyen uygulamalar çalışıyor.
Yani kısacası ne oluyor? Uç cihazlardan verileri topluyoruz, network üzerinden veri merkezine götürüyoruz, bu veri merkezinde yapay zekâ ile işliyoruz ve bir de bunun uçtan uca siber güvenliğini sağlıyoruz. Yani uç cihazların siber güvenliği, networkün siber güvenliği, veri merkezi ve bulut bilişimin siber güvenliği, uygulama yazılımları ve yapay zekânın siber güvenliği.
Bu beş teknoloji bir araya geldiğinde hem bir çözüm oluşuyor hem de bir kurumun çalışır hale gelmesi sağlanıyor.
Şimdi, genelde yapay zekâ dediğimizde pek çok kişi bunlardan sadece uygulama yazılımlarının içindeki yapay zekâya veya yapay zekâyı çalıştıran veri merkezlerine odaklanıyor. Bizce bu eksik bir bakış açısı. Buradan kastım şu: Her birini tek tek açıklamaya çalışayım.
Uç cihazlar diyoruz. Uç cihazlarda aslında yapay zekâ ile ilgili iki konu var. Birincisi, uç cihazlar yardımıyla yapay zekâya erişmemiz. Yani oradan soru sormamız. Bu bir konu.
Şimdi burada mesela yeni teknoloji olarak ne var? Neural Processing Unit diye CPU’ların yanı sıra NPU’lar geliyor. Böylelikle yapay zekâ, aradaki network kesilse bile uç cihazlar üzerinde çalışabilecek. Veya savunma sanayi ürünleri; uçan bir İHA’dan bahsediyoruz. Bunun üzerinde yapay zekâ ile ilgili bir şeyler yapacaksınız ve network bağlantısı her an olmayabilir. O zaman sizin burada bu NPU dediğimiz teknolojileri kullanmanız lazım.
İkinci bir etki daha var: Benim kullandığım mobil telefonda veya bilgisayardaki yapay zekâ yardımıyla, cihazın menü yapısının benim kişisel kullanımıma göre optimize edilmesi lazım. Yapay zekânın iki etkisi var: Bir, uç cihazdan yapay zekâya erişmek. İki, yapay zekânın cihazın optimize edilmesi için cihaza, arkadan kullanıcının görmediği bir şekilde müdahale etmesi.
Bir başka örnek vereyim: Telefonda fotoğraf çekerken fotoğrafın yapay zekâ yardımıyla iyileştirilmesi. Ama şundan bahsetmiyorum: Fotoğrafı çekip yapay zekâya yüklemekten bahsetmiyorum.
Murat PEHLİVAN: Çekerken anlık olarak.
Sinan DUMLU: Çekerken bunu yapmasından bahsediyorum. Çifte bir etki var.
Şimdi tam olarak biz bunu hazmedemediğimiz veya her seviyede düşünmediğimiz için… İkinci bir örnek vereyim: network tarafında.
Networkler… Sorunun başında şunu deriz: Biz yapay zekâyı bilgisayar mühendisleri olarak uzun yıllardan beri biliyoruz. Ancak hayata geçirilmesi, yüksek hızlı networkler olmadan olmadı. Neden? Yapay zekânın eğitilmesi için, toplanması gereken veri için yüksek hızlı networklere ihtiyaç var.
Ancak yapay zekânın burada bir ikinci etkisi daha var. 5G’den sonraki ve 5G ile sonraki teknolojilerde “AI-RAN” denen bir şey var. Yani kendi kendini iyileştiren, frekansı doğru şekilde seçen, daraldığı zaman alternatif rotalar bulan… Yani yapay zekânın networkün içine gömüldüğü ve networkün en optimize çalıştığı şekilde, networkun arkasında sizin görmediğiniz bir şekilde çalışarak networku optimize ettiği ve hızlandırdığı çözümler.
Yani bir taraftan yapay zekâ, network üzerinden bilgi toplayıp kendine eğitiyor. OpenAI’lar, Gemini’ler, DeepSeek’ler, QWen’ler falan… Hem networkü kullanıp erişiyor. Hem de bunları networkun içine gömüyorsunuz. Network kendi kendine karar veren, insanların müdahalesine az ihtiyaç duyan bir yapıya geliyor.
Aynı şekilde üçüncü başlık: veri merkezi. Bir taraftan yapay zekâ veri merkezinde GPU’lar üzerinde çalışıp gittikçe akıllanıyor ve güçleniyor. Aynı zamanda siz onu o sunucuların ve veri depolama sistemlerinin içine gömüyorsunuz. Performansıyla ilgili, veri depolama sistemlerinin performansıyla ilgili bir sorun olduğunda yapay zekâ kendi kendine müdahale edip o veri merkezinin performansını, bulut bilişimin performansını optimize ediyor. Bir de böyle bir tarafı var.
Aynı şekilde yazılımlara gelelim. Bir tarafta yapay zekâ yazılımının kendisi var, bir tarafta yapay zekâ ile kod yazdırıyorsunuz. Yani yapay zekâ hem kendisi kod yazıyor hem de kendisi kod üretiyor.
Siber güvenlik… Siber güvenlikte “yapay zekânın siber güvenliği” diye bir konu var. Yapay zekâ eklenirse ne olacak? Bir de şu var: Siber güvenliğin içine yapay zekâyı gömüyorsunuz, siber atakları yapay zekâ hissedip tedbir alıyor. Bu arada hackerlar yapay zekâyı kullanarak daha güçlü ataklar yapıyor. Bir de böyle bir şey.
Şimdi biz yapay zekâ dediğimizde, “ChatGPT’ye soru sordum, Gemini’ye bilmem ne attım, Claude’a bilmem ne attım” diye takılıp kalıyoruz. Ama unutmayın, beş tane teknoloji var: Uç cihaz, network, veri merkezi, bulut bilişim, uygulamalar ve siber güvenlik. Bunların her birinde yapay zekânın çifte etkisi var.
Bir: Yapay zekânın bunlarla çalışması ve bunları koruması.
İki: Yapay zekânın bunların içine gömülerek bu sistemlerin daha yüksek hızlı ve kendi kendini iyileştiren şekilde çalışmasını sağlaması.
Murat PEHLİVAN: Verimli çalışması...

Sinan DUMLU: Evet. Çünkü biz NETAŞ olarak hem bu beş teknolojinin tamamında faaliyet gösteriyoruz. Pek çok cihaz, notebook vb. satıyoruz. Bunların bakımını yapıyoruz, entegrasyonunu yapıyoruz. Nubia markasıyla telefon üretiyoruz. Taşıyıcı şebekeler, 5G baz istasyonları, fiber optik, uç cihazlar… Bunları üretiyoruz. Bunlarla ilgili teknolojiler geliştiriyoruz. Bunları kullanıyoruz. Aynı zamanda da bu ürünlerin çalıştırılması, kurulması ile ilgili hizmetler veriyoruz.
Veri merkezlerinde biz NETAŞ markasıyla sunucu üretiyoruz. Yazılımlar tarafına geldiğimizde devlet uygulamaları, özel sektör uygulamaları yazıyoruz. Bunların hepsinin; uç cihazları, networkün, veri merkezlerinin, uygulama yazılımlarının siber güvenliğini sağlıyoruz.
Ancak burada bu işi yaparken yapay zekânın her bir alandaki çifte etkisine de bakıyoruz. Siber güvenlik çözümlerimize yapay zekâyı gömmeye çalışıyoruz. Aynı zamanda yapay zekânın siber güvenliğini düşünüyoruz.
Murat PEHLİVAN: Hangisi daha tehlikeli?
Sinan DUMLU: Valla öyle garip bir durum var ki… Örneğin siber güvenlikte. Hackerlar size siber güvenlik üzerinden atak yapacaklar. Mesela önümüzdeki dönemde, yapay zekâyla yazılan bazı virüslerin kendini yükledikten sonra değiştirebildiğini göreceksiniz. Veya eskiden 3-5-10 kişi bir atak yaparken, artık yapay zekâyı kullanarak onlarca, binlerce cihazın aynı anda saldırdığını göreceksiniz. O zaman karşı tarafta da – ki bizim bulunduğumuz tarafta da – biz bu sefer yapay zekâyı o siber güvenlik sistemlerinin içine gömüp onların bu ataklarını anlayıp bloklamaya çalışacağız. Burada sürekli bir bilek güreşi var. Bitmeyen bir bilek güreşi…
Murat PEHLİVAN: Peki. Siz anlatırken şunu sormayı planlıyordum: “Arada NETAŞ bunun neresinde?” Ama şimdi “NETAŞ bunların neresinde değil?” diye soruyorum.
Sinan DUMLU: Vallahi biz bunların hepsinde olmaya çalışıyoruz.
Murat PEHLİVAN: En güçlü olduğunuz yer neresi o zaman burada?
Sinan DUMLU: Ya, işte bizim kökenimiz telefon. Biz o yüzden şirketin kültüründe telekomu çok iyi anlıyoruz. Ancak şunu da unutmayalım: Telekomda da şöyle bir değişim oldu. Software-Defined Network, SDN denen bir şey var. SDN’de durum nasıl? Network ile ilgili yazılım nerede çalışıyor? Sunucularda çalışıyor. Bulut bilişimde çalışıyor.
E şimdi o zaman siz, telekom işini eğer bilgi teknolojilerini anlamıyorsanız yapmanız mümkün değil. Yani 5G’nin yazılımları, GPON vs. gelen optik teknoloji, ana yazılımları IT altyapılarında, bilgi teknolojisi altyapılarında çalışıyor. Siz artık “ben networkçüyüm” dediğinizde bilgi teknolojilerini anlamama şansınız yok ki.
Bu arada telekomu da şöyle düşünün. Telekom IP’de şey yapmadı mı? Yani biz artık sesi, videoyu ve datayı IP olarak taşıyoruz. IP zaten bilgi teknolojisi, internet protokolü.
Hatta belki şöyle bir şey yapayım, umarım konuyu çok dağıtmıyorumdur. “Convergence”, İngilizce convergence, yani Türkçe “yakınsama” denen şey şöyle gerçekleşti:
Önce telekom teknolojilerinde bir yakınsama oldu. Yani telli-telsiz iletişim, ses, data, video, IP üzerinde birleşti. Daha da net söylüyorum: Eskiden bizim evimize bir analog telefon hattı gelirdi, bir koaksiyel televizyon kablosu gelirdi, bir de internet hattı gelirdi. Şimdi tek hat geliyor. IP, internet, ses, data, video…
Murat PEHLİVAN: Hepsi bir arada.
Sinan DUMLU: Hepsi bir arada. Bu arada bu aynı zamanda telli ve telsizi de birleştirmedi mi? Yani ben cep telefonumdan telsiz olarak e-postalarıma erişiyorum. Bilgisayarımdan telli veya telsiz olarak da erişiyorum. Ki bilgisayar ev internetine bağlı, öbürü GSM şebekesi, bilmem ne üzerinden giderek geliyor. Telli-telsiz bütün iletişim… Hatta Teams’i falan düşündüğünüzde ses, data, video arasında sürekli geçiş var. İlk birleşme burada oldu.
İkinci birleşme veri merkezlerinde oldu. Sunucu, veri depolama, backup, sanallaştırma birleşti ve bizim “convergence”, “hyper-convergence” tümleşik sistemleri, bulut bilişim çıktı.
Artık veri merkezleri ve bulut bilişim dediğimiz sistemler telekom veya elektrik gibi. Siz artık şunu yapabiliyorsunuz: Azure’a bağlanıyorsunuz. “Ben şu kadar veri depolama yeri, şu kadar işlemci istiyorum” diyorsunuz, pat diye geliyor. iCloud’a girip depolamalarınızı iki tuşla büyütmüyor musunuz? Büyütüyorsunuz. Ne oldu? Elektrik gibi oldu. Telekom’daki faturanızı değiştirir gibi veya hatta internet faturasını değiştirir gibi şeyi değiştirebiliyorsunuz.
Murat PEHLİVAN: Evet.

Sinan DUMLU: Şimdi üçüncü yakınsamaya doğru geliyoruz. Biz aslında NETAŞ olarak bu iki yakınsamada da bulunmak zorundayız. Çünkü bu teknolojiler birleşti. IP’nin üzerinde telli, telsiz, ses, data, video, bilgisayar… Hepsi birleşti. Şimdi “birini bilmiyorum” deme şansınız yok. Eğer gerçek bir teknoloji firması iddiasındaysanız.
Burada bizim üçüncü yakınsama olarak gördüğümüz ve bugün olmayacak, biraz vakit alacak olan şey şu: Facebook’un sahiplenmeye çalıştığı bu “metaverse” kavramı. Biz burada Facebook’un metaverse’ünden bahsetmiyoruz. Daha olmamış bir şeyden bahsediyoruz.
Diyoruz ki önümüzdeki bir vadede bu virtual reality gözlükler, o augmented reality, virtual reality, bulut bilişim, 5G, 6G vs. teknolojiler, ondan sonra kripto para, blockchain… Bütün bunlar birleşecek ve bunun sonucunda bir sanal dünya oluşacak. Bunun ipuçları var ama henüz tam olarak gerçekleşmedi.
Ama artık internetten yaptığımız alışveriş deneyimi gözlüklerle, daha yüksek hızlı networklerle başka bir şeye evrilecek. Biz buna hazırlanmaya çalışıyoruz.
Murat PEHLİVAN: Her tarafımız fiber olacak aslında.
Sinan DUMLU: Tabii. Arkada bir yerde yüksek hızlı telsiz şebekeler ve onları daha arkada destekleyen daha da yüksek hızlı fiber optik şebekelerle bunu yapabiliriz.
Murat PEHLİVAN: Altyapının omurgasının güçlü olması lazım. O zaman 5G gündeme geliyor… Türkiye belki 5G’yi biraz geç geçti, erken geçti falan birtakım spekülasyonlar olabilir ama sonuçta 5G deyince toplum, halkımız, insanlar hız olarak anlıyor. Peki NETAŞ zaviyesinden baktığımızda – oradan cevaplamanızı rica edeceğim – 5G yalnızca internetin hızlı olması mı demek? Yoksa 5G’nin asıl etkisini biz sağlıkta, sanayide, teknolojide, üretim taraflarında mı göreceğiz? Esas potansiyeli nerede ortaya çıkacak 5G’nin? 5G ile ilgili yerli olarak NETAŞ olarak sizin de ULAK’ın yerli baz istasyonları konusunda ciddi emekleriniz var!
Sinan DUMLU: Doğrudur. Şöyle devam edeyim. Öncelikle biz 5G dediğimizde bir kere uç cihazlardan bahsediyoruz. Yani mesela biz Nubia’nın 5G’li modellerini çıkarttık. 5G destekli mobil telefonlarımız var. Biz sizin evlerde kullandığınız, bir tarafı bilgisayarlarınıza Wi-Fi ile bağlı, diğer tarafı 5G ile şebekelere bağlı uç cihazlardan senede 2 milyon adete kadar çıkacak üretim yapıyoruz. Uç cihazlarımız var.
Ondan sonra bunu taşıyan şebekeye geldiğimizde baz istasyonlar, baz istasyonların arkasındaki fiber optik şebekelerle ilgili ürünlerimiz var. Arkasından bunların vardığı noktadaki sunucular vs. gibi çözümlerimiz var. Bunun üzerinde çalışan yazılımlar var.
Şimdi daha evvel söylediğimiz gibi, 5G’nin en önemli şeylerinden biri hız. Ama hızdan daha önemli bir şey: düşük gecikme. Şimdi düşük gecikme ve hız bir araya geldiğinde biz geçmişte yapamadığımız bazı uygulamaları yapabilir hale geliyoruz.
Örneğin uzaktan sağlık, ameliyat vs. gibi konulara geldiğimizde hız tek bir kriter değil. Aynı zamanda düşük gecikmenin olması lazım. O zaman şöyle bir yere doğru gidiyoruz: Örneğin çok yetenekli bir cerrah var, bunun bir ameliyat yapması lazım. Eskiden uçakla gidecek, günlerce kalacak, geri gelecek. E şimdi düşük gecikmeli bir şebeke bunun uzaktan yapılmasına izin veriyor.
Veyahut da yapay zekâ yazılımları… Yani yapay zekânın kendisi 5G ile bütün veri merkezine, kütüphanelere vesaireye eriştiğinde daha hızlı kendini eğitiyor.
Örneğin yine doktor örneğinden gideyim. Belki Gana’daki kısıtlı sayıda doktor… Bilmiyorum, Gana’ya da hiç gitmedim ama aklıma o geldi şu an. Gana’da bir doktor var. E adamın uzmanlığı kısıtlı. E belki Gana’daki doktora kan değerlerinde, tansiyonu vesaire yüklediğinde bu doktorun yerine geçecek demek değil. Ama belki doktora bir ikinci görüş verecek. “Şu hastalığı değerlendirdin mi?” diyecek.
Biz şu anda şunu da iddia etmiyoruz: Yapay zekâ insanın bugün itibariyle her yaptığını yerine geçmek zorunda değil. Ama bir doktorun, bir avukatın, bir bilgisayar mühendisinin yanlış yazacağı bir kodu belki daha hızlı yazmasına, daha az hatayla yapmasına yardımcı olacak.
Bu, “kod yazan ortadan kalkacak” bugün itibariyle demek değil. Veya “doktor ortadan kalkacak, bugün itibariyle yapay zekâ teşhis koyacak” demek değil. Ama doktora bir ikinci görüş vermesi bugün için mantıklı. 5 yıl, 10 yıl sonra ne olacağı spekülasyonu açıktır. Bazıları daha iddialı konuşuyor olabilir, bazıları daha tutucu konuşuyor olabilir. Onu birlikte göreceğiz.
Ama sonuçta biz bu yolculukta, müşterilerimiz olarak, müşterilerimizle birlikte veya kendimizle biz bu yolculuğu yürüyoruz. Bazıları şunu da soruyor bu arada, ben sormadan söyleyeyim: “Yapay zekâ ile direnme. Nasıl direneceksiniz?” Böyle bir şey yok ki.
Murat PEHLİVAN: Yok öyle bir dünya!
Sinan DUMLU: Böyle bir şey yok. O zaman direnemeyeceğinize göre doğru şekilde kucaklayarak… Tabii ki kendi kurallarınızı, düzeninizi, ülke, şirket seviyelerinde, insan seviyelerinde koyarak ama kucaklayarak devam etmemiz lazım. Direnerek kaybedeceğiniz bir şeyle zaman kaybetmenin bir anlamı yok.
Murat PEHLİVAN: Mobilin hayatımıza girmesi gibi.
Sinan DUMLU: Evet. Yani “ben mobil telefon kullanmayacağım”. Yani nereye kadar?
Murat PEHLİVAN: Öyle bir şey olmaz.
Sinan DUMLU: Yok artık yani.
Murat PEHLİVAN: Herkesin bir telefonu var. Peki 5G’nin ekonomik boyutunu nasıl görüyoruz burada?
Sinan DUMLU: Şöyle söyleyeyim: Hızın artması ve gecikmenin düşmesi pek çok yeni iş modelini ortaya çıkaracak. Yani daha önce yapılamayan yeni işler yapılabilecek. İşte en basit örnek: Bir cerrahın uzaktan ameliyat yapması. Ama tabii bu, bir yığın başka şeyi de beraberinde getiriyor.
Cerrahın kesintisiz bir şekilde 5G’ye erişmesi lazım. Uçta bir tane robot, mobot olacak. Yani adamın eli yerinde, orada bir şey olacak. Orada bir teknoloji gelişecek. Oradaki robotun, insan etini keserken belki dokuların hassasiyetini anlayacak şekilde bir tane geri bildirim vermesi lazım. Konu anlatıldığı kadar basit değil. Yani detaylara indiğinizde adreslenmesi gereken pek çok teknolojik boyut var. “Ameliyatın ortasında network gitti, ne olacak?”
Murat PEHLİVAN: O hiç olmayacak bir şey. Olmaması gereken bir şey daha doğrusu.
Sinan DUMLU: Bütün bunları adresliyorsunuz. Mesela önümüzdeki gelen teknolojilerde şunlar da var: GSM ve Wi-Fi arasında şu anda biz biraz daha manuel bir geçiş yapıyoruz. Önümüzdeki teknolojilerde, GSM ile Wi-Fi arasında kesintisiz geçiş olacak. Bir şebekeden diğerine geçiyor olacaksınız.
Murat PEHLİVAN: Bu iyi bir şey.
Sinan DUMLU: Evet. Yani burada elektronik, telekomünikasyon mühendisleri, bilgisayar mühendisleri vs. herkes bu sorunları görüyor ve düşünüyor: “Ne yapacağız bunlar olduğunda?”
Murat PEHLİVAN: Yoksa adam masada kalır.
Sinan DUMLU: Yoksa adam masada kalır. Muhtemelen orada bir doktor daha olacaktır, bir şey olacak veya en kötü senaryolar için… Ama sonuç olarak adreslenmesi gereken güzel hikâyeler var. Ancak bu güzel hikâyelerle birlikte hâlâ bir miktar daha adreslenmesi gereken konu var.
Murat PEHLİVAN: Yani aslında o 5G ekonomisi büyüyecek.
Sinan DUMLU: Büyüyecek ve yeni akıl etmediğimiz iş modelleri çıkacak. Yani bugün olmayan ve yapılmayan bazı şeyleri yapabileceğiz. Bu, yapay zekâ ile 5G’nin ve 5G sonrası teknolojilerin birleşmesi sayesinde.
Murat PEHLİVAN: Düşük gecikme dediniz… Düşük gecikmeyle ilgili ben de şöyle küçük bir katkıda bulunayım. Siz teknik olarak daha iyi bilirsiniz ama benim edindiğim bilgi; 5G’de gecikme hızı, seviyesi, standardı kabul edilen ITU’nun 150 nanosaniye mertebeleri. Türk Telekom’da bir grup arkadaş bunu 3-4 yıl önce çalıştılar. Bunun patentini de aldılar. Yaklaşık gecikmeyi 50-60 nanosaniyeye indirdiler.
Türkiye’de bu konuda teknolojik anlamda çalışan, üreten insanlarımız da var. O ekibi de bundan tebrik ediyorum. Onlar da Türkiye’nin zaman üreten saatini de yaptılar. İlk defa da ben buradan duyurmuş olayım.
Buradan da kritik altyapılara gelelim. Kritik altyapı deyince insanlar ne anlıyor bilmiyorum ama kritik altyapı işte telefondan tutun enerji hatları, doğalgaz boruları, su boruları, petrol boruları… Hepsini biliyorsunuz. Kritik altyapılar aslına bakarsanız giderek dijitalleşiyor. Yani bunların kontrolü, meselesi dijitalleşiyor.
Dünyada teknoloji bağımsızlığı sizce artık bir ekonomik tercih mi olur? Yoksa bir ulusal güvenlik meselesi mi?
Sinan DUMLU: Burada tabii bence açık bir durum var. Artık bu bir ulusal güvenlik meselesidir. Çünkü o sistemlerin dışarıdan bir müdahale ile durdurulduğu durumda – ki bunların hepsi şu anda bilgi sistemleri tarafından kontrol ediliyor – bunların durdurulduğu durumda aslında bütün her şey duruyor.
Bu arada sadece olaya kamu ilişkili şeyler diye bakma, bankacılık sistemi gibi düşün. Yani özel bir bankanın sistemini durdurmak bile o ülkede büyük bir sorun yaratabilir. İnsanlar ATM’lerden para çekemeyecek, internet bankacılığı yapamayacak, işlemler yürümeyecek bir şeye sebep olacak. O yüzden burada özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinde yerli ve milli sistemler… Bu arada biz NETAŞ için de yerli ve milliyi birbirinden ayırıyoruz. Bizim için “yerli”, dışarıda olan bir teknolojiyi burada montaj veya montajı bile… Daha çok “yerli” demekten çok “yerli üretim” diyoruz biz.
“Milli” dediğimizde ise doğrudur, komponentleri, elektronik çipleri belki şu anda dışarıdan almak zorundayız ama donanım katmanındaki bu donanımın tasarımını da biz yapıp üzerine gömülü yazılımını yazdığımız ürünlerimiz de var. Yani bizim yerli ürünlerimiz var. Yerli ürettiğimiz ürünler var. Parçaları alıyoruz, belli standartlarda burada monte ederek üretiyoruz. Bunlara biz “yerli üretim ürünlerimiz” diyoruz.
Bir de bizim çiplerini dışarıdan aldığımız, dizgiyi kendimizin yaptığı, üzerine gömülü yazılımları vesaireyi kurduğumuz tamamen milli ürünlerimiz de var. Bunlar milli ürünlerin çoğu daha çok savunma sanayi tarafındaki ürünler. Ama aynı zamanda yerli üretim de yapıyoruz. Biz bunların birinin, birinin yerini aldığını düşünmüyoruz. Bu, şirketlerin, ülkelerin gelişim süreci. Herkes önce ithal ederek başlayabilir. Fakat bir yerli üretim ve daha sonra da bir milli ürün geliştirme vizyonuyla hareket etmesi lazım. Biz hep bunu yapmaya çalışıyoruz.
Murat PEHLİVAN: Şimdi burada sizi tebrik ediyorum. Ama bir sorun niye?
Sinan DUMLU: Niye?
Murat PEHLİVAN: Şundan kaynaklı: İlk defa “yerli” ve “milli” kavramını doğru, düzgün ve objektif şekilde tarif ettiniz. Yerliliği kendinize bu işin içine empati yaparak tarif ettiniz. Millilik kısmını da aynı şekilde… Yani bir ürünü siz kendiniz düşünüp yazıp üretmiyorsanız bu bir milli değil. Yani montaj teknolojisini alıp da “yerli ve milli” dediniz mi insanları kandırıyorsunuz. Bu nedenle tebrik ediyoruz sizi.
Sinan DUMLU: Biz olabildiğince bu konuda kendimizi açık açık anlatıyoruz.
Murat PEHLİVAN: Bu kötü bir şey değil. Bu yanlış bir şey de değil ama bunu insanların milli duygularına ve hatta bunu hamaset konusu yapmalarını gerektiren bir şey değil. Durum değil yani.
Sinan DUMLU: Hatta biz şunu söylüyoruz: Diyoruz ki bizim yerli ürettiğimiz ürünlere de lütfen destek olun diyoruz. Çünkü biz orada milli ürüne geçecek kaynağı oluşturuyoruz. Yani tabii ki birden milli ürün üretebildiğimiz alanlar var ama bazı alanlarda volüm önemli. Yüksek çünkü bazen bir ürünün Ar-Ge’sini yapıp ürünü tasarlayabiliyorsunuz. Ancak üretime geçtiğinizde belli sayılara erişemediğiniz takdirde rekabetçi fiyat oluşturamıyorsunuz.
Çünkü siz yerli üretimle başlayıp on tane değil de bin tane, yüz bin tane ürettiğinizde oradaki komponent fiyatları da düşüyor. Bu sefer siz milli ürünü daha rekabetçi şartlarla üretebiliyorsunuz. Yani aslında yerli üretim bir nokta… Bizim yaklaşımımızda bunun dışında örnekler de tabii ki var. Ama bizim yaklaşımımıza göre biz yerli üretimi yüklü miktarda komponent, teknoloji, üretim alanı oluşturduğumuzda burada milli ürünlere de daha fazla destek çıkabiliyoruz.
Murat PEHLİVAN: Birinci sorudaki vermiş olduğunuz “ithal et, öğren, üret” kısmıyla şimdi oturdu.
Sinan DUMLU: Evet, ithal et, yerli üret, sonra millisini yap.
Murat PEHLİVAN: Evet. Yani aslında orada NETAŞ’ın da kimliğini de tarif ediyorsunuz.
Sinan DUMLU: Evet, doğrudur.
Murat PEHLİVAN: Şimdi, siz sektörün içerisinde uzun zamandan beri faaliyet gösteren bir kıymetli, değerli bir büyüğümüzsünüz diyeceğim. Türkiye’nin teknoloji kapasitesinin ben çok yüksek olduğunu inananlardanım. Hayal görüyor muyum bilmiyorum ama… Ve kapasitesi var. Ancak teknoloji üretmekle bunu, demin kısaca değindiniz, bunu küresel pazarlara veyahut da global pazarlara veya yerli pazarlara açma konusunda birtakım sıkıntılarımız var bizim.
Burada sizce Türkiye ikinci aşamada neden zorlanıyor diye soracağım. Bunu da sorarken, Ahmet Rasim’in kitabı vardı, romanı vardı. Orada da satarken, hep aklıma satmaya çalışırken, Züğürt Ağa filmi, Şener Şen’in filmindeki o domates satma… “Domates, domates”, sonra bağırmaya başlıyor “domates” diye. Biz burada neyi yanlış yapıyoruz, niye zorlanıyoruz?
Sinan DUMLU: Şimdi şöyle söyleyeyim, ben çok uzun yıllardan beri sektördeyim, satıştaydım. Ben daima teknik kökenli bir yönetici olmaya çalıştım. Bu arada yabancı şirketlerde de uzun yıllar yöneticilik yaptım. Birkaç şey söyleyebilirim aslında.
Bir kere ben kendi jenerasyonumu da eleştirebilirim. Bizler bilgisayar mühendisliği okurken ilk hedefimiz bir ürün üretmek… En azından bende yoktu. Benim ilk uyandığım şey, “yurt dışında olan teknolojileri Türkiye’ye getireyim” diye başladım. “Yurt dışında olan teknolojileri Türkiye’de üreteyim” diye başlamadım.
Sonra gözümüz açıldı. Belki bu bir kısmı da bize, bir jenerasyon olarak ilk bilgisayar mühendislerinin başladığı dönemde… Ben İstanbul Teknik Üniversitesi mezunuyum. 81’dir galiba ilk İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bilgisayar mühendisliği öğrencisi olması. Ben 84 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bilgisayar mühendisliğine girdim.
Mezun olduğumda ilk hedefim teknolojileri Türkiye’ye getirmekti. İlk hedefim “ben bu teknolojiyi üreteyim” değildi. Birincisi o bir süreç. Bir yerde uyandık. Bir ikincisi, şöyle bir sıkıntımız oldu: Dil bariyerimiz oldu ilk yıllarda. Ben şanslıydım, çeşitli gerekçelerle yabancı dil biliyordum. Ama benim arkadaşlarım, pek çoğunun bir yabancı dil sorunu da vardı.
Şimdi baktığımda aslında son dönemde üniversitelerdeki özellikle bilgisayar mühendisliği bölümlerini daha yakından takip ediyorum. Daha fazla bölüm İngilizce eğitim veriyor. Tabii şu anda şuraya da geldik: Yapay zekâ ile birlikte dil öğrenme veya dil bariyerleri de herhalde yakın gelecekte daha fazla ortadan kalkacak.
Yani burada bir de şey sorunu da yaşadık: Dil bilmemenin bu sefer yurt dışına ürünleri açmakla ilgili de bir problem yaratıyor. Ama hani ben epeyce de bir yol kat ettiğimizi görüyorum. Yani önce bizim beyinlerimizin değişmesi gerekti: “Teknolojiyi kullanandan ya, biz bu teknolojiyi üretebiliriz.” En azından ben kendim için söylüyorum. O farkındalığa gelmem… Yani bu bir vakit aldı. Arkasından da hani dil bariyeri bir süre bizim için bir şey olsun. Ama şu anda NETAŞ’a baktığımda, işte bizim Kazakistan’da bir operasyonumuz var. Cezayir… Kendi ofislerimiz var bu arada. Hani burada bayiden bahsetmiyorum. NETAŞ Kazakistan, NETAŞ Cezayir var.
Ve biz Kazakistan’dan 5G işleri yapıyoruz. İşte ne bileyim oradaki bankaların altyapısına ürünler sağlıyoruz. Hatta ve hatta Türkiye’de çeşitli yerli ürünleri, milli ürünleri, hatta burada geliştirilmiş özellikle telekom tarafındaki yazılımları alıyoruz, Kazakistan’da satıyoruz. Yani bizde NETAŞ’ta da şöyle iyi bir şey var: Biz şey değiliz, kötü bir kelime olarak kıskanç bir firma değiliz. Biz çünkü rakip olarak pek çok Türk firmasını görmüyoruz. Biz onların bizim üretmediğimiz ürünlerini alıp, gidip rakibini yaratmak yerine onu alıp Kazakistan’da satmayı tercih ediyoruz. Gerek yok.
Murat PEHLİVAN: Ekosistemi büyütelim.
Sinan DUMLU: Ekosistemi büyütelim. Yapılacak bin tane iş var. Biz, NETAŞ Kazakistan ofisi orada Kazak arkadaşlar çalışıyor. Şansımıza bir kısmı da Türk üniversitelerinde mezunlar, çok iyi Türkçeleri var. Buradaki çeşitli firmaları alıp biz oradaki operatörlere satıyoruz.
Aynı şekilde Cezayir’de, Cezayir ordusuna başta olmak üzere işler yapıyoruz. Oradaki büyük şirketlere şeyler yapıyoruz. Keşke daha fazla yayılabilsek, keşke daha fazla yerde olabilsek ama ne diyeyim, bu bir süreç. Adım adım biz de üzerimize düşeni yapmaya çalışıyoruz diye bir cevap vermiş olalım.
Murat PEHLİVAN: Çok keyifli bence. Ben biliyorum; Kazakistan, Cezayir… Cezayir’in dijitalleşmesine çok katkı veriyorsunuz ayrıca, onu biliyorum. Yurt dışında güzel işler yapıyorsunuz. Ama teknolojiye sürekli yatırım yapıyoruz. Yapıyoruz, güzel. İnsan kaynağımız yetişebiliyor buna? Veyahut hangisi önde gidiyor? İnsan kaynağı mı, teknoloji mi?
Sinan DUMLU: Bu zor bir soru. Şöyle bir şey söyleyeyim. Ben İTÜ Mezunlar Derneği’nde de yönetim kurulu üyesiyim. TÜBİSAD’ta çalışmaya çalışıyorum. Çeşitli derneklerde, sorun tespitinde vesaire de yer almaya çalışıyorum.
Şimdi olay şöyle bir yere gelmeye başladı: Tabii ki üniversitelerin yetiştirmesi önemli. Ancak teknoloji o kadar hızlı ilerlemeye başladı ki, üniversitedeki hocalarla şunu konuşuyoruz: “Siz bize iyi bir temele sahip olan, kendi kendine öğrenebilen öğrenciler verin.” Çünkü o arkadaşlar mezun olduktan kısa bir süre sonra öğrendikleri teknoloji eskiyor. O yüzden bize aslında analitik yaklaşımı yüksek, kendi kendini öğrenebilen genç arkadaşlar lazım.
Çünkü bir kere materyal var artık. YouTube’da vesaire de her yerde yeni teknolojilerle ilgili sürekli materyal üretiliyor. Zaten okudukları sırada olmayan teknolojiler ile çalışmaları gerekiyor. Biz artık şunu bıraktık: Üniversitede öğrendikleri teknolojiler ile burada iş yapmalarını beklemiyoruz. Biz üniversitede öyle bir şey öğrensinler ki… En önemli öğrendikleri şey de analitik yaklaşım ve kendi kendine öğrenme. Çünkü çıktıklarından iki yıl sonra oradaki öğrendikleri bilgi eski olacak. Yeni bilgiye göre kendi kendilerini öğrenebilme becerileri lazım.
Murat PEHLİVAN: En hassas konuya değindiniz şu an. Çünkü üniversite öğrencilerinde gördüğüm temel problem bu. Bir konuyu diğerlerine bağdaştırıp 360 derece görmek veyahut da bunu araştırmak, onu öğrenmek… Demek ki aynı yerden bakıyoruz. Çünkü üniversiteler temel disiplini verir ama onu birleştirmesi gereken, onu bir bütüncü hale getirmesi gereken öğrenciler… Ama sadece “kaleme kalem” diye bakıyorlar, “bununla yazarım” diyorlar. Ama onu etkili bir şekilde kullanmayı tam bilmiyorlar. Demek ki siz de görüyorsunuz bu sorunu?
Sinan DUMLU: Şöyle söylemek lazım: Birilerini suçlayacak halimiz de yok. Onlar bizim çocuklarımız. Yani biz onları eğer…
Murat PEHLİVAN: Ama sorunu da gündeme getirmemiz lazım.
Sinan DUMLU: Şimdi bu farkındalığı yaratmaya çalışıyoruz. Genç arkadaşlar da, hem genç arkadaşların ailelerinde hem onları yetiştiren hocalar da… Biz bu farkındalığı göstermeye çalışıyoruz. Bakın arkadaşlar, sizin orada ne öğrendiğinizden çok, bir temeli oluşturmanız ve o temeli oluşturduktan sonra da yeni bir teknolojiyi sabırla ve hızla öğrenebilecek beceriyi kazanmanız lazım diyoruz.
Murat PEHLİVAN: Kendinizi geliştirmeniz lazım.
Sinan DUMLU: Evet, durmayacak çünkü.
Murat PEHLİVAN: Kesinlikle. O zaman önümüzdeki 5 yıl içinde teknoloji sektöründe sizi en fazla endişelendiren ne?
Sinan DUMLU: Endişelendiren demeyim.
Murat PEHLİVAN: Veya heyecanlandıran?

Sinan DUMLU: İkisi bir arada. Hem endişelendiriyor hem heyecanlandırıyor. Bu yüzden tek kelime: Yapay zekânın etkileri. Çünkü biraz evvel söyledim, yani yapay zekânın etkileri sadece OpenAI’a, ChatGPT’ye diye sormak değil. Biraz evvel anlattığım; networkler – İngilizce “self-healing” diyoruz, kendi kendini iyileştiren networkler. Bulut bilişim, yani buralarda bir şey oluyor. Veya işte siber güvenlik; yapay zekâlı siber güvenlik atağı yapmak veya siber güvenlik ataklarına yapay zekâyla cevap vermek.
Artık “ben siber güvenlikçiyim” deme şansı yok. Bunu değiştirmesi lazım. Yani “ben çok iyi C programı yazarım” değil. “Claude’la, Cursor’la bu kodu nasıl daha hızlı yazar, nasıl daha verimli yazarım?” gibi daha geniş bir bakış açısıyla olaya bakması lazım. Çünkü o tool’ları, araçları daha iyi kullananlar şirket veya devlet olarak diğerlerini geçecek. Yani buna çok da direnmemek de lazım.
Murat PEHLİVAN: O zaman orayı doğru okumak lazım.
Sinan DUMLU: Evet. Endişe demeyim ama bu şeyi yakalamanın bir önemi var.
Murat PEHLİVAN: Bu treni yakalayacağız.
Sinan DUMLU: Evet. Yakalamak zorundayız. Ben yakalayacağımızı da düşünüyorum. O kadar kötümser değilim.
Murat PEHLİVAN: Demek ki sizi en çok heyecanlandıran yapay zekâ.
Sinan DUMLU: Yapay zekâ. Şöyle bir şey oldu: Eskiden şey deniyordu, “greenwashing”. Her şeye işte “çevreci” deniyordu. Şimdi herkes her şeye “yapay zekâ” diyor.
Geçen hafta birisi diyor: “Yapay zekâ destekli kulaklık.” Ya dedim, “Ee ne yapıyor?” “İşte sesini de konuştuğunda bilmem sesi düşürüyor. Bilmem ne olunca sesi yükseliyor.” Bunun neresi yapay zekâ? Bu temel bilgisayar programları. Dışarıdan ses artınca bilmem neyi yükseltiyorlar diye düşündüğümüzde yapay zekâ ile bir alakası yok. Her şeyin ucuna yapay zekâ eklenmeye başladı. Ve insanları artık biraz bunaltacak şekilde gelmeye başladı. Ama ben ve NETAŞ olarak el birliği ile biz bunu netleştirmeye çalışıyoruz.
Çifte bir etki var. Sadece soru sormak değil. Networkler kendini iyileştirecek. Bilgisayarlar kendi kendine menülerini değiştirecek. Senin kullanımına göre bir şey. Bunun getireceği problemler var mı? Var. Güvenlik endişeleri var mı? Var. Fazla otomasyon, bilmem ne var mı? Var. Ama bununla yaşamayı öğreneceğiz.
Murat PEHLİVAN: Bununla yaşamayı öğreneceğiz. O zaman Sinan Dumlu olarak 2030 yılına, NETAŞ’a baktığınızda neyi başarmış olmayı isterdiniz?
Sinan DUMLU: İnşallah arkamdan şöyle derler: “Sinan dediğini yaptı. NETAŞ ithal etti, yerli üretti. Bak şimdi ne kadar milli ürün yaptı.” Genel müdürlük bir bayrak yarışı. NETAŞ’ın bir patronu yoktur. NETAŞ’ın yönetim kurulu dahil olmak üzere herkes aslında çalışan. Bizzat NETAŞ’ın içinde ve başka şirketlerde yetişerek bu görevlere geldik.
Bir sıra tuğlayı benden evvelki genel müdürler sırayla dizdi. Ben de bir sıra dizip bir başkasına devredeceğim. Onlar NETAŞ’ın bu uzun yıllara bağlı olarak teknolojiyle değişimine ayak uydurmasını sağlayıp bugünlere getirdiler. Umarım 2030’a geldiğinde de ya Sinan’da arkadaşlarıyla, icrasıyla çalışan NETAŞ ekibiyle bir tuğla… Hâlâ bu şirket “ithal et, yerli üret, milli ürün geliştir” ve hatta daha da ileriye götürdü. Bir yere inşallah gelmiş oluruz. Daha fazla yurt dışında iş yapar hale geliriz. Hedefimiz budur.






