Bilgi güvenliği artık yalnızca kişisel bir mesele değil, aynı zamanda ülke güvenliğinin de temel taşlarından biriydi. Ne var ki bu alanın doğası gereği, bugün “güvenli” dediğiniz bir sistemin yarın geçerliliği kalmayabiliyordu. Elinizdeki her dijital cihaz potansiyel bir tehdit hâline geliyordu.
Kısa süren işsizlik döneminin ardından, Ostim Teknik Üniversitesi’nde akademisyen olarak görev yapan bir arkadaştan beklemediğim bir telefon geldi.
“Bilgi Güvenliği adı altında bir dersimiz var,” dedi, “vermeyi düşünür müsün?”
Teklif cazipti. “Elbette,” dedim, “ancak dersin ana hatlarını ve üzerinde durmamı istediğiniz konuları gönderirseniz sevinirim.” Bir süre sonra dersin içeriğini detaylı olarak iletti.
Ostim’in yeni yerleşkesi, metronun hemen yanı başındaki çok katlı modern bir binada eğitim vermeye başlamıştı. Rektör Prof. Dr. Murat Yülek’i ve Mütevelli Heyeti Başkanı Orhan Bey’i önceden tanımam, süreci benim için kolaylaştırdı. Gerekli evrakları tamamlayıp teslim ettim ve bir hafta sonra okulun ilk dersi için sınıfa adım attım.
Bu ders, o dönemde Türkiye’de sadece birkaç üniversitede okutuluyordu. Bilgisayar bölümü öğrencileri son derece meraklı, istekli ve disiplinliydi. Her derse eksiksiz katılıyor, notlar alıyorlardı. Konuları anlatırken iş hayatımda karşılaştığım güvenlik açıklarına dair örnekleri paylaşıyor, dersleri teoriden çıkarıp gerçek hayata taşıyordum.
Öğrencilerimle dersten bir kare
Bilgi güvenliği artık yalnızca kişisel bir mesele değil, aynı zamanda ülke güvenliğinin de temel taşlarından biriydi. Ne var ki bu alanın doğası gereği, bugün “güvenli” dediğiniz bir sistemin yarın geçerliliği kalmayabiliyordu. Elinizdeki her dijital cihaz potansiyel bir tehdit hâline geliyordu.
Bu durumu hep şu örnekle anlatırdım: “Bir odaya kediyi sokmamak için türlü engeller konulur, ama kedi en sonunda kapının üstünden atlayıp içeri girer.” Güvenlik de biraz böyleydi; açıklar asla tamamen kapanmazdı. Bir keresinde Microsoft’un, sistemdeki güvenlik açıklarını tespit eden kişileri bizzat işe aldığını okumuştum — bu, ironik ama çok anlamlı bir yaklaşımdı.
Dönem boyunca biri ara, diğeri final olmak üzere iki sınav yaptım. Ayrıca her öğrencime farklı konularda araştırma ödevleri verdim. Öğrencilerin ilgisi öyle yüksekti ki, ders hazırlamak benim için zevkli bir uğraşa dönüşmüştü.
Üniversitenin eğitim modeli, uygulamalı öğrenmeye dayanıyordu. Ben de bu doğrultuda BTK ve Barikat firmasıyla görüştüm. BTK’daki siber güvenlik biriminde çalışan bir arkadaşım sayesinde, öğrenciler için uygulamalı bir siber güvenlik etkinliği planladık. Ne yazık ki çeşitli nedenlerle bu projeyi o dönemde hayata geçiremedik.
Ostim Teknik Üniversitesi’nin en beğendiğim yönlerinden biri ise, öğrencilerini mezuniyet sonrası iş dünyasına hazırlama kararlılığıydı. Viyana Teknik Üniversitesi’ni örnek alarak Ostim’deki firmalarla iş birliği yapıyor, mezunlarının istihdamını destekliyordu. Ben ayrıldıktan kısa süre sonra, Aselsan ile bu konuda ön protokol imzalamışlardı.
Bu süreçte, bir arkadaşımın Hacettepe Teknokent’te kurduğu uzaktan eğitim altyapı şirketinde de yarı zamanlı olarak çalışmaya başladım. Haftanın üç günü orada, iki günü üniversitede geçiriyordum. Doğal olarak ilk uzaktan eğitim sistemini Ostim Teknik Üniversitesi’ne teklif ettim, ancak onların İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nin altyapısını kullandığını öğrendim.
Uzaktan Eğitim Sisteminin Ana Bileşenleri
Tam bu süreçte dünya Covid salgınıyla sarsıldı ve üniversiteler hızla uzaktan eğitime geçti. Biz ise, herkesin evine kapandığı o günlerde, kurum kurum dolaşıyor, sistemimizi tanıtıyor, hatta Ankara Üniversitesi’nde tanıtım standı bile kuruyorduk.
Son olarak Jandarma Akademisi’ne bu çözümü sunduk. İncek’teki tesislerinde yaptığımız bilgilendirme sunumuyla, bir anlamda salgının içinden doğan bir yeniliği güvenli bir temele oturtmanın gururunu yaşadık.