Türkiye'de 2001'de çıkan Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu, teknoparkların temelini oluşturdu. 2025'e geldiğimizde ülkede yaklaşık yüz tane aktif teknopark, 9 bine yakın firma ve 90 bini aşkın Ar-Ge personeli var. İlk bakışta bu çok iyi bir başarı gibi dursa da sayılarla ifade edilen bu büyüme tam olarak kaliteye yansımıyor. En büyük sorunlardan biri, üniversite ile sanayi arasındaki bağlantının kopuk olması.
2025’i teknoparkları konuşarak bitiriyoruz. Kıyaslama yaparak, Türkiye olarak güçlerimizi ve sınamalarımızı ortaya koyarak yeni metodolojilerle ilerlememiz gerektiği kanaatindeyim. Bu yazıda bunların bir kısmına değinmiş olacağım.
Teknoparklar, 20. yüzyılın sonlarına doğru bilgi ekonomisinin can damarı gibi görülmeye başlandı. Fabrikalar sanayi devrimini nasıl başlattıysa, teknoparklar da bilgi çağının üretim yerleri oldu. Silikon Vadisi efsaneleşince, neredeyse her ülke kendi inovasyon vadisini kurmak istedi. Bu değişim sadece ekonomik değil, aynı zamanda bilgiye bakış açımızı da değiştirdi: Artık bilgi sadece okullarda değil, üniversite, sanayi, devlet ve girişimcilerin bir araya geldiği yerlerde üretiliyordu. Ama yıllar geçtikçe bu hayalin her ülkede aynı sonucu vermediği görüldü. Bazı ülkeler teknoparklarını dünya markası yaparken, bazıları sadece binalar kurdu ama gerçek bir fikir alışverişi ortamı yaratamadı. Türkiye sanki bu ikinci gruba daha yakın gibi. Yüzlerce teknopark, binlerce girişim ve on binlerce Ar-Ge çalışanı olmasına rağmen, ortaya çıkan ürünler dünya çapında pek rekabetçi değil. Yani asıl soru şu: Türkiye'deki teknoparklar gerçekten geleceğe mi koşuyor, yoksa sadece kalkınma söyleminin bir parçası mı?
Türkiye'de 2001'de çıkan Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu, teknoparkların temelini oluşturdu. 2025'e geldiğimizde ülkede yaklaşık yüz tane aktif teknopark, 9 bine yakın firma ve 90 bini aşkın Ar-Ge personeli var. İlk bakışta bu çok iyi bir başarı gibi dursa da sayılarla ifade edilen bu büyüme tam olarak kaliteye yansımıyor. En büyük sorunlardan biri, üniversite ile sanayi arasındaki bağlantının kopuk olması. Üniversiteler genellikle araştırma sonuçlarını paraya çevirmekte zorlanıyor, sanayi de akademik bilgiye yeterince ulaşamıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, inovasyondan çok, bürokratik bir yer yönetimi sistemi oluyor. Teknoparklar sanki teknoloji geliştirme bölgesi değil de vergi avantajlı ofis alanı gibi algılanıyor.
İkinci büyük sorun ise, girişimlere yatırım yapacak yeterli paranın olmaması. Türkiye'de yeni iş kuranlar genellikle devletin verdiği paraya güveniyor. Oysa dünyadaki başarılı örneklere baktığımızda, teknoparkların kalbinde özel sektör yatırımcıları, yatırımcı grupları ve üniversite fonları görüyoruz. Bu para kaynakları sadece finansman sağlamakla kalmıyor, girişimlere uluslararası bağlantılar kurma ve doğru yolu bulma konusunda da yardımcı oluyor. Üçüncü olarak, yenilikçiliğe yeterince önem verilmiyor. Başarısızlık hala kötü bir şey olarak görülüyor, bu da risk almaktan kaçınan, başkalarını taklit eden iş modellerine yol açıyor.
Bu sorunları daha iyi anlamak için Türkiye'deki durumu, dünyanın önde gelen teknoparklarıyla karşılaştırmak faydalı olacaktır. Dünyanın farklı yerlerindeki 15'ten fazla örnek, bu farkı açıkça gösteriyor:
Zhongguancun Science Park (Pekin, Çin): Çin'in başkenti Pekin'de bulunan bu bilim parkı, ülkenin kaliteli kalkınma stratejisinin motoru olmuş durumda; yıllık cirosu yüz milyon yuanın üzerinde olan 4 binden fazla şirkete ev sahipliği yapıyor.
Zhangjiang Hi-Tech Park (Şanghay, Çin): Biyolojik ilaçlar, yarı iletkenler ve yazılım alanlarına odaklanmış; üniversite-sanayi işbirliğini düzenli bir şekilde kurmuş.
Hetao Shenzhen-Hong Kong Science & Technology Innovation Zone (Shenzhen-Hong Kong, Çin): 15 binden fazla araştırmacı ve 160'tan fazla önemli projeyle inovasyon merkezi haline gelmiş.
DTU Science Park (Hørsholm/Kopenhag, Danimarka): Derin teknoloji, biyoteknoloji ve iletişim teknolojileri alanlarındaki girişimleri barındıran, yaklaşık 260 şirketin faaliyet gösterdiği bir merkez.
Coimbra iParque (Portekiz): Akademik olarak güçlü bir şehirde kurulmuş; teknolojiye değer katan şirketleri çekmek için tasarlanmış.
Technology Park Bentley (Perth, Avustralya): Yenilenebilir enerji, yaşam bilimleri ve bilişim teknolojileri şirketlerini barındıran; devletin düzenlemesiyle yönetimi sağlamlaştırılmış bir merkez.
Macquarie Park Innovation District (Sydney, Avustralya): Üniversite, araştırma, özel sektör ve kamu ortaklığıyla yönetilen, doğrudan inovasyon ve ticarileşme odaklı bir alan.
Beijing China-Germany Industrial Park (Pekin, Çin): Alman ve Çinli teknoloji şirketlerinin ortaklığıyla akıllı üretim, dijital ekonomi ve ileri üretim konularına odaklanmış.
Vilnius City Innovation Industrial Park (Litvanya): Yaşam bilimleri ve dijital inovasyon merkezi olarak Baltık ülkelerinin inovasyon merkezi olarak öne çıkıyor.
K-Space Park Trivandrum (Hindistan): Uzay ve havacılık teknolojilerine odaklanan bir sanayi parkı olup, akademi-sanayi iş birliğiyle özel bir sektör geliştirmeyi hedefliyor.
Tsukuba Science City (Japonya): Japonya'nın ulusal inovasyon laboratuvarı olarak 60'tan fazla araştırma enstitüsünü tek çatı altında toplamış.
Skolkovo Innovation Center (Rusya): Devlet destekli olmasına rağmen tamamen özel yatırım modeliyle entegre olmuş, robotik ve yapay zekâ üzerine küresel yarışmalara ev sahipliği yapıyor.
Research Triangle Park (ABD): IBM, Cisco gibi devlerin doğduğu yer olup, üniversiteyle şirketler arasında doğrudan bilgi alışverişi sağlıyor.
One-North (Singapur): Yeni iş kuranlar, araştırma laboratuvarları ve konutları birleştirerek entegre bir yaşam ve inovasyon alanı sunuyor.
Technopolis Oulu (Finlandiya): Üniversite temelli inovasyonun bölgesel kalkınmaya dönüştürüldüğü, Avrupa'daki en iyi örneklerden biri.
Bu örneklerin hepsinde, sadece binalar değil, aynı zamanda bir ekosistem oluşturulmuş. Üniversiteler araştırma yapıyor, özel sektör bunları ticarete döküyor, devlet altyapıyı sağlıyor ve toplum da bu durumu destekliyor. Türkiye'deki teknoparklarda ise bu aktörler genellikle ayrı ayrı çalışıyor ve aralarındaki bağlantı zayıf kalıyor.
Türkiye'deki teknoparkların çoğu sayı olarak büyümüş olsa da, yukarıda bahsedilen özelliklerde eksiklikler var: Yönetim yapıları bürokratik, yatırım bağlantıları zayıf, inovasyon ortamı kısıtlı ve dünya çapında büyüyebilecek şirket sayısı az. Bu durum, teknoparkların bir ekosistem olarak değil, daha çok teşvik aracı olarak görülmesine neden oluyor. Ayrıca Türkiye'deki teknoparklar, hangi alana odaklanacakları konusunda da zayıf; örneğin Singapur biyoteknolojiye, Finlandiya sensör teknolojisine, Japonya da nanoteknolojiye yöneldiği kadar net bir yönelim yok.
Türkiye'nin teknopark politikası içinde bir diğer önemli sorun, uluslararası alanda yeterince etkili olamaması. Birçok teknopark hala yerel odaklı ve yabancı yatırımcıya, uluslararası ortaklıklara yeterince çekici gelmiyor. Bunun temel nedenleri arasında yasal belirsizlikler, fikri mülkiyetin korunmasındaki eksiklikler ve yatırım sonrası destek mekanizmalarının zayıflığı yer alıyor. Buna karşılık, örneğin Singapur'daki One-North veya Dubai Internet City gibi merkezler, yabancı yatırımcıya sadece para değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve yasal güvence de sunuyor.
Türkiye'nin gelecekteki politikası, artık sadece yeni teknoparklar kurmak değil, mevcut olanları güçlendirmek olmalı. Bunun için üç adım önemli:
Birincisi, teknoparkların yönetim şekli yeniden düzenlenmeli. Üniversite, kamu ve özel sektör temsilcilerinin eşit katılımıyla bağımsız kurullar oluşturulmalı ve park yönetimleri daha profesyonel hale getirilmeli. İkincisi, inovasyonun finansmanı sadece devletin verdiği paraya bağlı kalmamalı, risk sermayesi ve uluslararası fonlarla desteklenmeli. Üçüncüsü, kültürel bir değişim yaşanmalı; başarısızlık korkusu yerine öğrenmeye açık bir girişimcilik anlayışı gelmeli. Bu durumda Türkiye, teknoparklarını sadece mühendislik merkezleri olarak değil, kültürel ve düşünsel değişim alanları olarak görmeli. İnovasyonun temelinde merak, özgürlük ve risk alma vardır; bu değerler olmadan yapılan her teknolojik üretim yüzeysel kalır. Teknoparklar sadece patent ve yazılım değil, aynı zamanda fikir, ahlak ve vizyon da üretmeli.
Sonuç olarak, teknoparkların sadece daha hızlı koşmakla değil, doğru yöne koşmakla başarılı olabileceği açık. Türkiye, son yirmi yılda teknopark sayısını artırarak sayısal olarak bir başarı elde etti. Ancak küresel inovasyon yarışında asıl önemli olan, kalite, etkileşim ve sürdürülebilirliktir. Dünyadaki başarılı örnekler, inovasyonun sadece mühendislikle değil, kültür, sanat, ahlak ve yönetimle birlikte geliştiğini gösteriyor. Türkiye'nin teknoparkları da bu geniş bakış açısını benimsemediği sürece, koşan ama yolunu bulamayan kurumlar olarak kalacaktır. Geleceğin teknoparkları, sadece yerel girişimleri değil, küresel bilgi ekonomisini şekillendiren ağları yönetebilmeli.
Özetle, teknoparkların geleceği beton binalarda değil; fikirlerin, değerlerin ve vizyonların bir araya gelmesinde yatıyor. Türkiye'nin artık yapması gereken, daha hızlı koşmak değil, doğru yöne gitmektir. İnovasyon bir hız yarışı değil, bir anlam yaratma sürecidir. Ve anlam, sadece teknoloji üretmekle değil, onu insanlık için faydalı hale getirmekle başlar. 2026’da bu doğrultuda hareket etmeye başlamak dileğiyle…