2000’li yıllarla birlikte Türkiye, uçurumların ülkesi hâline geldi. Çok uçlarda yaşanan hayatlar… Ortak nokta ise ironik biçimde herkesin cebindeki akıllı telefon. Zengin için statü, fakir için hayal aynı yerde buluştu: vitrinde. Artık sınıf farkları sofrada değil, ekranda hissediliyor.
Türkiye bugün, aynı coğrafyada yaşayıp bambaşka hayatlar süren insanların ülkesi. Aynı bayrağın altında, birbirinden kopuk önceliklere, standartlara ve gerçekliklere sahip milyonlarca insan… Bir kesim için hayat vitrinlerden ve ekranlardan ibaret; diğer kesim için ise ay sonunu getirme mücadelesi.
Birbirinden kopuk öncelikleri olan kişi ve kurumlardan müteşekkil bir ülke…
Yaşlılarımız “bizim zamanımızda” diye söze başladığında, anlattıkları şey sadece nostalji değildir. O hikâyelerde yokluk vardır ama adaletsizlik bu kadar görünür değildir.
Bu anılarda en çok dikkatimi çeken şudur: Lüks bilinmez, zengin de fakir de aynı kuyrukta beklerdi. Şeker, yağ, gaz kuyrukları vardı ama kimse başkasının hayatına yukarıdan bakmazdı. En zengin de en yoksul da bir Tofaş hayali kurar, telefonla Ankara’dan İstanbul’u aramak için sıra beklerdi. İnternet hızı, akıllı telefon modeli ya da yapay zekâ yoktu ama ölçü, edep ve sınır vardı.
Belki de bu yüzden insanlar daha huzurluydu. Zengin zenginliğini, fakir imkânını bilirdi. Herkes ayağını yorganına göre uzatırdı. Sanatçı da zengin çocuğu da edep erkân bilirdi. Bugün ise "edep" eski bir kelime gibi; anlamı biliniyor ama hayatta karşılığı yok.
2000’li yıllarla birlikte Türkiye, uçurumların ülkesi hâline geldi. Çok uçlarda yaşanan hayatlar… Ortak nokta ise ironik biçimde herkesin cebindeki akıllı telefon. Zengin için statü, fakir için hayal aynı yerde buluştu: vitrinde. Artık sınıf farkları sofrada değil, ekranda hissediliyor.
Resmî rakamlar ortada: Nüfusun yaklaşık yüzde 20’si, ülke gelirinin yüzde 70’ine sahip. Holdingciler, rantiyeciler, şantiyeciler, siyasetçiler, ünlüler ve “kanaat önderleri” başka bir dünyada yaşıyor. Alt gelir grubu ise bambaşka bir gerçekliğin içinde. Aynı ülke ama iki ayrı hayat.
Ve haber bültenleri…
Uyuşturucu skandalları, yasa dışı bahis ağları, vergi kaçakları, adli çöküşler, kadına yönelik şiddet, dağılan aileler, çocuk çeteleri, dolandırıcılık, sanal kumar, gıda zehirlenmeleri, çocuk işçiliği… Saymakla bitmeyen bir ülke panoraması. Her gün “Bu da mı oldu?”, “Bu kişi de mi?” diye şaşkınlıkla izliyoruz. Tuz çoktan koktu; hem de fena hâlde. Ülkenin hali pür-melal.
Ama bu tablonun bir de öteki yüzü var. O yüz bembeyaz. Her şey yolunda. Ülke "on numara beş yıldız". Milli gelir artıyor, ihracat rekor kırıyor, uçuyoruz, kaçıyoruz… Hatta “Almanya bizi kıskanıyor” havalarındayız.
Sizce de garip değil mi bu durum? Peki, hangisi gerçek?
Cevap basit ama acı: Durduğun yere göre gerçek değişiyor. Oysa eskiden “ilkeli duruş” diye bir racon vardı. Gerçek neyse oydu. İnsanların prensipleri, vicdanları vardı. En büyük erdem dürüstlüktü. Gerçek tekti.
Bugün ise gerçeğin tonları var: yumuşak gerçeklik, orta sertlikte gerçeklik, sert gerçeklik… Kimin anlattığına göre şekil alan bir hakikat. Karşılıklı itibarsızlaştırmaların, yargısız infazların yaşandığı bir ülke fotoğrafı. Hırsızın muteber, dürüstün derbeder olduğu; aklımızla oynanan bir trajedi bu…
İşte tam da burada, yöneticilik makamında bulunan herkes için şu hadis bir vicdan pusulası olarak duruyor:
“Allah’ın kendisine yöneticilik verip de yönettiği kimseleri sadakat ve samimiyetle koruyup gözetmeyen kimse, cennetin kokusunu alamaz.”
Bu söz, bugünün Türkiye’sinde sadece bireysel bir ahlak çağrısı değil, kamusal bir sorumluluk hatırlatmasıdır. Yetki bir imtiyaz değil, emanettir. Yönetmek; alkış toplamak değil, yük taşımaktır. Samimiyet kürsülerde değil alınan kararlarda; adalet sloganlarda değil hayatın içinde belli olur. Halkını kutuplaştıran, yoksulluğu derinleştiren, adaletsizliği normalleştiren her anlayış bu uyarının muhatabıdır.
Ne zaman ki bu ülkede “yapanın yanına kâr kalmadığı” bir düzen kurulur, işte o zaman gerçeği bütün çıplaklığıyla görürüz. Bu topraklara adalet gelmediği sürece Platon’un mağara alegorisini yaşamaya devam ederiz.
Gerçek bir “Türk Yüzyılı”, hamasetle değil; adaletle, vicdanla ve sorumluluk bilinciyle inşa edilir. Aksi hâlde yüzyıl büyür ama ülke küçülür.