“Ülkenin kralı, zorlukları ortadan kaldırmak için sarayının baş danışmanı olan soytarısına görev vermiş. Sarayın soytarısı da çözümü krala sunmuş:
“Kolaycılık!” demiş.
“Her şeye zortingen kadrajından bakmak!”
Her şeyi -mış gibi yapalım demiş.”
“Develer tellal, pireler berber iken; ben anamın babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…”
Develerin tellal, pirelerin berber olduğu bir masal ülkesi varmış. Bu ülkede ahlaklı vatandaşlar ve iyi insanlar için her şey çok zormuş. (Devenin tellal, pirenin berber olduğu bir ülkeden ne beklenir ki?)
Hakkını hukuki yollardan aramak zor,
Hukuku eşit uygulamak daha zor,
Adaleti sağlamak daha da zor,
Öğrenci olmak zor,
Genç olmak zor,
Evlenmek zor,
Anne olmak zor,
Baba olmak zor,
Mezun olunca işe girmek zor,
İş kurmak zor, vergisini ödemek çok zor,
İstihdam yaratmak ekstra zor,
İyi vatandaş olmak zor üzeri zor,
Ahlaklı birey olmak zor üzeri zor, kare kadar zor…
Hatta bu yazıyı yazmak hepsinden zor. Bu yüzden masala vurmuşuz kendimizi.
Ülkenin kralı, bu zorlukları ortadan kaldırmak için sarayının baş danışmanı olan soytarısına görev vermiş. Sarayın soytarısı da çözümü krala sunmuş:
“Kolaycılık!” demiş.
“Her şeye zortingen kadrajından bakmak!”
Her şeyi -mış gibi yapalım demiş. Kral sormuş: “Nasıl olacak bu?”
Soytarı da tek tek sıralamış:
Hakkını hukuk dışında aramak kolay,
Hukuku eşitsiz uygulamak kolay (sistem de vicdanlar da müsait),
Adaleti sağlıyormuş gibi yapmak kolay (tellallara—gazetecilere—soracakları metinleri biz yazar veririz),
Öğrenciymiş gibi olmak kolay (sistem müsait),
Evlenmek yerine birlikte yaşamak kolay (televizyonlarda özendirici diziler yayınlatırız),
Anne-baba olup başına dert almak mı? O da kolay:
“Dağın öte tarafındaki ülkede Müge Anlı ve benzeri yapımcılar var, çok başarılılar. Davet eder, program yaptırırız. Gayriahlakiyi normalleştirir, aile müessesesini dejenere ederiz” demiş.
İş kurmak mevzuata göre zor ama; “kurdum oldu”, sözünde durmak, düzgün esnaf olmak gibi dertlerin yoksa; vergini ödemiyor, sicilini umursamıyorsan çok kolay.
İstihdam yaratmak en kolayı: Kul hakkı diye bir derdin yoksa kaçak işçi çalıştırırsın. “Para gelince öderim” dersin. Zaten o para da hiç gelmez. Ahirete kalır ödeme işi de…
“Ee,” demiş soytarı, “bu kadar kolaylık varken iyi ve ahlaklı vatandaş olmak için çabalamaya ne hacet?”
“Bir de bonusumuz var kralım,” demiş.
“Hiç yorulmuyorsun. En kolayı: trafik cezası yemek! Bütçeye katkı sağlıyorsun ya vatandaş olarak… Devlet ayağına kadar radar tuzağı getiriyor. Daha ne olsun?”
Kral çok mutlu olmuş. Halk mutlu olacak diye sevinmiş.
Başvezir ve iyi danışmanlar itiraz etmiş ama nafile. Soytarı soytarılığını sürdürmüş.
Sonra soytarı, kralı daha da mutlu etmek için demiş ki:
“Efendim, kolaycılığın bir de vecizesi vardır bu ülkede.”
Kral merak etmiş.
“Allah vekil, gerisi şekil. Allah kerim, gerisi seçim.”
“Her seçim öncesi bir af çıkarırsınız. Gerçi sizin krallığınızda seçim yok ama… seçim varmış gibi yaparız.”
Kral endişelenmiş: “Ya seçimi kaybedersek?”
Soytarı cevabı yapıştırmış:
“Kolayı var: Seçimi iptal eder, kazanana kadar tekrarlarız.”
Plan yok, vizyon yok, tasarruf yok.
Gelecek mi? O ne ola ki?
“Günü kurtaralım, gerisi Allah kerim” diyen bir halk ne de olsa…
“Beş dönüm bostan, yan gel yat Osman,
Dünya malı al, biraz da sen oyalan…”
diye bitirmiş sunumunu.
Kral mesut olmuş. Ülkesinde her şeyin yoluna girdiğini sanmış. Halkının tevekkülünden etkilenmiş, kendisi de her türlü zorluktan Allah’a sığınmış. Sonra yatıp uyumuş.
Uykusunda bir rüya görmüş:
“Sisteme adalet pompalanmadığı için çarklar paslanmış. Halk çarkların arasında sıkışmış. Kurtulmak için kolaycılığa sarılmış. Sistem içten içe eriyor, ülkenin motoru hararet yapıyor…”
Ter içinde uyanmış. Soytarısını çağırmış, rüyasını anlatmış. Müneccimleri toplamış.
Müneccimler, kraldan korktukları için duymak istediği şeyleri söylemişler. Rüyanın hayırlı olduğunu, ‘zortingen kadraj’ politikasının başarı getireceğini söylemişler.
Kral, karşı çıkan başveziri ve iyi danışmanları kovmuş.
Soytarıyı başvezir yapmış.
İyi insanlar, sistemin çarklarından kurtulmak için kuzey ülkesine gitmeye başlamış. Umudu kalmayan gençler, imkânı olanlar, vize alabilenler birer birer göç etmiş. Gidenler çoğaldıkça ülkede işi bilen, doğruyu söyleyen insan azalmış.
Gerçekle yalan, at iziyle it izi birbirine karışmış.
Halk arasında mırıltılar artmış ama kral sarayında bunları duymamış. Her şeyin kolaylaştığını, halkının mutlu olduğunu sanmış.
Gün gelmiş, devran dönmüş.
Ülkenin gerçek dostu olan kuzey ülkesinin kralı ziyarete gelmiş. Uyarmak istemiş. Yanlış politikaların felakete sürüklediğini anlatmış. Ev sahibi kral her şeyi reddetmiş:
“Siz bizi kıskanıyorsunuz. Biz dünya lideriyiz!”
Köprüleri atmış. Dost kral üzülmüş ama yapacak bir şeyi yokmuş, ülkesine dönmüş.
Kafdağı’nın arkasındaki ülke hâlâ yaşıyormuş.
Ama buna yaşamak denirse…
Yaşar Kemal’in dediği gibi:
“O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler; demirin tuncuna, insanın hamına kaldık.”
İyi insanlar güzel atlara binip gitmişler.
Bu masal da burada bitmiş.
Dinleyenlerin başına gökten üç elma mı düşmüş, üç kaya mı bilinmez.
O da masalı okuyanların çıkaracağı sonuca kalmış.