Prehistorik çağdan bilgi ötesi çağına, değişim ve dönüşüm kelimeleri hiç bu kadar sihirli bir zamanı yaşamamıştı. Dünya her alanda büyük bir teknolojik devrimi ve baş döndürücü bir dijitalleşme sürecini hız kesmeden yaşıyor. Sürdürülebilirlik kavramı; toplumun sosyal, kültürel, bilimsel, doğal ve insan kaynaklarının tümünün ihtiyatlı kullanılmasını sağlayan ve buna saygı duyma temelinde sosyal bir bakış oluşturan katılımcı bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Sürdürülebilirlik, yaşam kalitesini düşürmeden, düşünce tarzında değişiklik gerektiren bir kavram ortaya koymaktadır. Bu değişikliğin özü, tüketim toplumu olmaktan sıyrılıp, evrensel açıdan dayanışma içinde olan, çevresel yönetim, toplumsal sorumluluklar ve ekonomik çözümleri hedeflemektir. Bilindiği gibi sürdürülebilir kalkınma, ekonomik, enerji/çevresel ve sosyal olmak üzere üç temel boyutta olup, birbirini tamamlayan farklı boyutlar arasındaki ilişkiyi ve bunlar arasında denge kurmanın zorunluluğunu ifade etmektedir. Sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasında en önemli argümanlardan biri sorunlara; ekonomik, sosyal ve enerji/çevresel boyutları ile bütünsel bir yaklaşımın gerekliliğidir. Günümüzdeki sürdürülebilirlik sürecinde iki yeni sihirli kelimeye dikkat etmesi gerekiyor. Bu kelimeler, dijitalleşme, inovasyon, değişimden oluşuyor. Bugün sürdürülebilir bir rekabet ile ayakta kalmak isteyen her kurum ivedilikle bu iki kelime ile sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiyi çok doğru okumalıdır.
Tüm süreçlerin başlamasındaki kıvılcım ateşi olan enerji son yıllarda sürdürülebilirlik stratejilerinde önemi devamlı artmaktadır. Sürdürülebilir enerji, bütün birincil enerji kaynaklarından enerji üretiminin yüksek verimle ve temiz teknolojilerle gerçekleştirilmesini, fosil yakıtların çevre kirliliği yaratmayan yeni teknolojilerle değiştirilmesini, fosil kaynakların yerine olabildiğince, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasını, atık biçimde ortaya çıkan enerjinin girdi olarak kullanılabilmesini kapsayan ve bunu ekonomik büyüme, sosyal yaşam ile bütünleştiren bir kavramdır.
Enerji alanında sürdürülebilirlik, öncelikle enerjinin verimli kullanımı ve enerji tasarrufu olmak üzere, yenilenemez enerji kaynaklarından daha çok yenilenebilir enerji kaynakları kullanımının arttırılmasını sağlamak ve bu alandaki teknolojinin geliştirmesi ve yaygınlaştırılması ilkesine dayanmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma sağlanması; yaşam standartlarının yükseltilmesi ve ekonomik ya da üretime yönelik etkinliklerin gerçekleştirilebilmesi için, nüfus artışı ve ekonomik büyümeye paralel olarak giderek artan enerji gereksiniminin karşılanmasını zorunlu bir şart kılmıştır ve enerjiyi kalkınmanın temel girdisi olarak kabul edilmektedir. Enerji kaynaklarının üç karakteristik özelliği vardır.
Sınırlı oluşları,
Dünya genelinde eşitsiz bir dağılım/kullanımı,
Enerji dönüşümünü ve çevresel kirlilik.
Sürdürülebilir enerji ise önümüzdeki on yıl içinde dijital teknoloji sayesinde kalıcı bir şekilde dönüşerek daha akıllı, verimli, güvenilir, yenilenebilir ve sürdürülebilir bir hale gelecektir. Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IEA) hazırladığı Dijitalizasyon ve Enerji 2017 Raporu'na göre, gelecek on yılda dijital teknolojiler, küresel enerji sistemini daha etkin, akıllı, verimli, güvenilir ve sürdürülebilir kılacak. Bu durum da hem enerji talebine hem de arzına derin ve kalıcı etki yapacak. Bu da sürdürülebilir bir enerji yönetimi için dijital teknolojinin çok büyük öneme sahip olduğunu göstermektedir.
IEA'nın dijitalleşme ve enerji arasındaki karşılıklı etkileşim konusunda ilk kapsamlı raporu olan ve dijitalleşmenin enerji sistemini nasıl dönüştürdüğü analiz edilen rapora göre, veri, analitik ve bağlantıdaki çarpıcı ilerlemeler, akıllı cihazlar, paylaşımlı hareketlilik gibi bir dizi yeni dijital uygulamalar hız kesmeden etkinleştiriyor.
Dijitalleştirilmiş enerji sistemleri sayesinde gelecekte kimin enerjiye ihtiyacı olduğu belirlenebilecek ve doğru zamanda, doğru yerde ve en düşük maliyetle bu ihtiyacın daha etkin yönetilmesine imkân sunacaktır. Bunun yanında dijital teknoloji ile, enerji sistemlerinin güvenirliğini, verimliliğini, erişilebilirliğini ve sürdürülebilirliğini artacaktır.
Enerji ihtiyacına olan talep önümüzdeki yıllarda tüm dünyanın en büyük zorluklardan birisi olacaktır. Dünya’daki artan nüfusla birlikte 2035 yılına kadar global enerji talebinin de %36 artacağı tahmin edilmektedir. Üretimde kullanılan enerjinin büyük oranda yenilenemeyen kaynaklardan elde edilmesi ve fosil yakıtların kullanılmasıyla açığa çıkan karbondioksit (CO2) ve benzeri gazların küresel ısınmayı körüklemesi, dünyanın geleceğini tehdit etmektedir. Bu bağlamda ısınmadan kaynaklı ortaya çıkabilecek muhtemel felaketler arasında özellikle küresel biyolojik tür kayıpları, düşük tarımsal verim ve kuraklık sayılabilinir. Bu da sürdürülebilirlik ile enerji kaynakları ve kullanımı arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğunun göstermektedir. Enerji etkinliğinin artırılması, sürdürülebilirliğinin sağlanması açısından önemli olduğu gibi enerji kaynaklarının, çevresel etki değerlendirmesi ise risk tahmini ve potansiyel önlemlerin alınması için dikkate değerdir. Enerji kaynaklarında ortaya çıkan yetersizlik ve/veya dikkatsiz kullanım sonucunda ortaya çıkan yan etkiler, enerji tüketimini doğru bir şekilde planlamanın ve dikkatli bir şekilde değerlendirmenin gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Bugün tüm dünya yenilenebilir kaynaklar ve sürdürülebilir bir enerji sistemine geçmeye çalışmaktadır. İnsanoğlu her geçen gün yaşamın zorluklarına karşı mücadele etmeye devam etmekte. Ancak unutulmamalıdır ki dünya nüfusunun 7,53 milyarlara ulaştığı günümüzde, temel yaşam için ihtiyaçları da devamlı artmaktadır. Bütün bu istek ve ihtiyaçların karşılnması da enerjinin sürdürülebilirliğinin sağlanması ile mümkün olabilecektir.
Enerjide dışa bağımlılık özellikle enerji ihtiyacının büyük kısmını dışarıdan ithal eden ülkeler açısından bir riskler oluşturmaktadır. Sürdürülebilir enerji kullanımı açısından mevcut kaynakların verimli bir şekilde tüketilmesi gerekmektedir.
Bu nedenle başta Türkiye olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin orta ve uzun vadeli hedeflerine ulaşabilmesinde; yeni enerji kaynaklarına yönelmesi, bu kaynakları harekete geçirebilecek olan teknolojilerin üretimini şarttır. Nükler enerji, yeni teknoloji bazlı termik/doğalgaz çevrim santralleri, yenilenebilir enerji teknolojilerinde Türkiye’nin stratejik teknoloji ve yatırımlar yapması şart ve zorunlu bir durum arz etmektedir. Enerji, sürdürülebilir kalkınmanın üç temel bileşeni olan sosyal denge, ekonomik büyüme ve çevresel koruma ile ilgili hedeflerin başarılmasında önemli bir yere sahiptir. Sürdürülebilir kalkınma hedefi çerçevesinde enerjinin, kesintisiz ve güvenilir biçimde insanlığın ihtiyacı olan enerji tüketiminin, ekonomik ve çevreye zarar vermeden sağlanması amacı ön plana çıkmaya başlamıştır. Bu da gerek yenilenebilir enerji, gerekse mevcut enerji kaynaklarının yeni inovatif yaklaşımlar ve yüksek teknoloji kullanımı ile sürdürülebilir bir boyut kazandıracağı unutulmamalıdır.
Sanayi Devrimi’nden bu yana, dünyanın en hızlı dönüştüğü dijital çağa doğru yol alırken, teknolojik süreçlerde de ciddi bir kırılma noktasına gelindi. İşletmelerin, şehirlerin ve ükelerin yaşanan bu değişime uyum sağlayarak sürdürülebilir bir şekilde büyümesi gereklidir, aksi durumda rekabet şartları karşısından istenmeyen sonuçlar ile karşı karşıya kalacaklardır. Bugünün dünyasında ise sürdürülebilirlik beş temel parametre üzerine odaklanmış durumda; dijitalleşme, iklim değişikliği, şehirleşme, demografik değişim ve globalleşme. Bu parametrelerin her biri de sürdürülebilirliği farklı şekillerde etkiliyor. Örneğin, şehirleşmeyle üretim ve tüketim merkezleri değişirken, iklim değişikliği eskisinden çok daha bilinçli yaklaşımlara ihtiyaç duyuyor. Fakat bu paramtereler arasında en büyük potansiyeli, dijitalleşme barındırıyor. Tüm yaşamlarımızda, yani bireylere doğrudan dokunan süreçlerde tamamen elektronik/dijital bir dünyayla kuşatılmışiken, işletmelerin ve endüstrilerin altyapılarında bu dijitalleşme nispeten daha geç ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, sektörler hâlâ büyük ölçüde analog yapılara bağımlı durumda. Bu analog yapıların yerini dijital sistemlerin alması, çevresel sürdürülebilirlik açısından dünyamıza büyük bir değer katma potansiyeline sahip. Endüstri 4.0 ile bambaşka bir boyuta taşınan dijitalleşme, sanal ve gerçek üretim dünyalarını, daha yüksek esneklik kalite ve verim için bir ekosistem yaratacak şekilde birleştirerek üretim süreçlerini dönüştürüyor. Dolayısıyla, en büyük karbondioksit salım kaynaklarından biri olan endüstride dijitalleşme, bu anlamda da parlak bir gelecek vad ediyor. Toplumların refah seviyesini yükseltme ve sürdürülebilir bir yöntemle büyüme ve kalkınmayı yönetme hususunda son yıllarda birçok ülke, şehir altyapı ve hizmetlerini yapılandırma yoluna gitmiştir. Tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de yansımaları görülen hızlı nüfus artışı, kentleşme oranı, küresel iklim değişikliği, artan ekolojik ayak izi ve tüketim unsurları şehirlerde, insan doğasına aykırı yaşam alanlarını ve çevresel deformasyonu beraberinde getirmiştir. Temel olarak, başta ulaştırma ve enerji olmak üzere, kentsel altyapıların ve şebekelerin insan müdahalesine gerek duyulmadan kendi kendine yönetilebilmesi mantığına dayanan bu yaklaşımla, insanların yaşam standartlarında önemli ölçüde iyileşme sağlanması amaçlanmaktadır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bu yaklaşımın temel felsefesinin “dönüşüm” mantığına dayanması gerektiğidir. Elbet deki bu değişim ve dönüşüm sürecinde tüm ilişkiler ve bu ilişkileri arasındaki düzeni sağlayacak norm, standartlarında yeni den düzenlenmesi gereklidir.
Dünya dijital teknoloji ile hızlı bir değişim ve dönüşümü yaşamaktadır. Bu değişim süreci içerisinde tüm parametreler değişmekte, bu değişim süreci südürülebilirlik stratejisi yaklaşımları üzerinde de önemli değişimlere neden olmuştur. Bu değişime duyarsız kalmak ülkeleri, kurumları, işletmeleri hatta bireyleri daha kürselleşen rekabet ortamından kopmasına ve yaşam evrelerinin kısa olmasına neden olacağı unutulmamalıdır.