İklim krizini konuşuyoruz, Gıda güvenliğini konuşuyoruz, Enerji dönüşümünü konuşuyoruz. Peki ya görünmeyeni? Bugün hangi içeriği göreceğimizi, hangi habere öfkeleneceğimizi ve hangi fikri “normal” kabul edeceğimizi belirleyen görünmez bir güç var. Adı: Algoritma. Algoritmalar artık yalnızca teknik araçlar değil; toplumsal davranışları, kamusal tartışmaları ve değer sistemlerini şekillendiren görünmez mimarlar. Bu nedenle mesele yalnızca dijitalleşme değil; algoritmik yönetişim meselesidir.
Sosyal medya platformları kendilerini birer “özgürlük alanı” olarak tanımlıyor. Ancak bu alanın sınırlarını kim çiziyor? Hangi içeriğin görünür, hangisinin görünmez olacağına kim karar veriyor? Algoritmalar; sadece içeriği sıralamaz. Kimin, neyi, ne zaman ve hangi duygusal yoğunlukta göreceğini belirler. Bu, görünürde özgür, fakat görünmez kurallarla tasarlanmış bir dijital gerçeklik yaratır. Daha çarpıcı olan ise şu: Görmediğimiz içeriklerin farkında değiliz. Dolayısıyla seçimlerimizin ne kadarı bize ait, sorusu giderek kritik hale geliyor.
21.Yüzyılda egemenliğin yalnızca kara, deniz ve hava sahasıyla sınırlı olmadığını görüyoruz.
Veri, algoritma ve platform mimarisi de egemenlik alanının bir parçası haline geldi. Mevcut durumda Sosyal medya platformları küresel, etkileri ise yerel ve toplumsal. Bu nedenle dijital alanın tamamen dış kaynaklı algoritmik sistemlere bırakılması, uzun vadede kültürel ve toplumsal riskler barındırdığı aşikâr.
Türkiye gibi tarihsel derinliği olan, çok katmanlı kültürel mirasa sahip ve jeopolitik olarak hassas bir coğrafyada bulunan ülkeler için mesele, sadece sosyal medya düzenlemesi değil, bir gelecek tasavvuru meselesidir. Bu çerçevede Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın hazırladığı “Dijital Dünyada Çocukların Güçlendirilmesine Yönelik Eylem Planı 2026–2030” önemli bir politika refleksi olarak değerlendirilebilir. Özellikle, 15 yaş altına yönelik sosyal medya düzenlemesi, Kimlik doğrulama mekanizmaları, Çocuk güvenliği odaklı yaklaşım, koruyucu kamu politikalarının başlangıç adımları olarak kıymetlidir.
Avrupa Birliği, dijital hizmetler yasası (DSA) ile platform sorumluluğunu ve algoritma şeffaflığını yasal zemine taşımakta. ABD, özellikle çocuk ve gençleri koruma üzerine platformları denetliyor. Malum Çin ise, kendi dijital ekosistemini ve sosyal puan sistemini oluşturarak, algoritmaların toplumsal etkisini doğrudan yönettiğini görüyoruz. Bu örnekler gösteriyor ki; algoritmalar küresel bir sorun ve ülkeler farklı stratejiler geliştiriyor. Ama evrensel olarak ortak olan bir gerçek var, Dijitalleşmenin toplumsal etkisi kontrol edilmezse, risk sadece bireysel değil, ulusal ve kültürel düzeyde olacağıdır.
Algoritmaların etkisi karşısında sorumluluk yalnızca devlete ait değildir. Bu platformları tasarlayan, işleten ve küresel ölçekte yöneten aktörler de doğrudan sorumludur. Burada üçlü bir sorumluluk zinciri kurulacak olursa, Devlet; Koruyucu ve özgürlükleri güvence altına alan dengeli düzenlemeler yapmak. Platformlar; Algoritma şeffaflığı ve içerik sorumluluğu sağlamak. Toplum; Dijital okuryazarlık ve bilinç geliştirmek. Burada ki Mesele yalnızca içerik denetimi değildir; mesele algoritmanın hangi değerleri ödüllendirdiğidir.
Bir tanımlama yapacak olursak Sosyal medya bıçağın iki yüzü gibidir. Bir yüzünde manipülasyon, kutuplaşma ve toplumsal erozyon, diğer yüzünde bilgiye erişim, demokratik katılım ve özgürleşme potansiyeli. Dolayısıyla Algoritmalarınızı kendiniz yazmıyorsanız, birilerinin sizin için çizdiği dijital sınırlar içinde yaşamaya devam edersiniz.
Artık mesele sadece teknoloji değil, yönetişimdir. Mesele yasak, ya da serbestlik değil, şeffaflık ve sorumluluktur. Mesele korku değil, bilinçtir. Ve unutmamamız gereken esas konu; ahlak artık yalnızca insanın değil, kodun da meselesidir. Biz Türk Toplumu olarak geleceğin güçlü toplumlarından biri olmak istiyorsak; algoritmaları sadece kullanan değil, aynı zamanda anlayan, denetleyen ve gerektiğinde üretebilen toplumlardan biri olmak zorundayız.
Sosyal medya, son on yılda yalnızca iletişim biçimlerini değil, bireysel davranışları ve toplumsal yapıyı da köklü biçimde dönüştüren bir güç haline geldi. Bu sayıda; ayın konusu dosyasında sosyal medyanın iki yüzünü yani ele aldık. Ayrıca Erişim Sağlayıcıları Birliği Genel Sekreteri Ömer Faruk Sorgun ile güvenli internet üzerine konuştuk. Sorgun, “Güvenli internet diye bir şey yok. İnternetin güvenli kullanımı var” diyor ve uyarıyor “Normal hayatta yapmadığınız bir şeyi internette sahte hesapların arkasına saklanarak yapmak sizi meşhur etmiyor. Üstelik dijital ayak izi dediğimiz bir gerçek var.” Sektörün nabzını tutan dergimizin Mart sayısının da ilgiyle okunacağına inanıyoruz.