DİJİTAL HEGEMONYA

Türkiye’nin savunma sanayisindeki yükselişi salt mühendislik başarısı olarak okunamaz; bu yükseliş, aynı zamanda imgelerin, anlatıların ve sembollerin dolaşımı üzerinden inşa edilen bir jeoekonomik konumlanmadır. Bu bağlamda geleceğin güç mücadeleleri sahada cereyan etmeye devam edecekse de bu mücadelenin anlamı ve sonucu çoğu zaman ekranlarda, veri merkezlerinde ve algoritmik ağların görünmez katmanlarında yeniden yazılacaktır.

Thukydides, gücün yalnızca sahip olunan kapasiteyle değil, bu kapasitenin nasıl algılandığıyla da ilgili olduğunu sezgisel olarak ortaya koyduğunda¹, modern çağın savaşlarının veri akışları ve dijital anlatılar üzerinden şekilleneceğini tahayyül etmiyordu. Mamafih bugün geldiğimiz noktada, Michel Foucault’nun bilgi ile iktidar arasındaki içkin ilişkiye dair tespitleri² ile Manuel Castells’in ağ toplumu analizleri³ kesişmekte ve bize şunu söylemektedir: güç artık yalnızca coğrafyada değil, ağlarda dolaşır. Bu dolaşımın düğüm noktalarında ise ICT gibi medya şirketleri yer alır; zira bunlar yalnızca bilgi taşımaz, bilginin anlamını tayin eder.

Küresel savunma harcamalarının 2025 itibarıyla 2.4 trilyon dolar seviyesine ulaşması⁴, ilk bakışta klasik jeopolitik rekabetin devam ettiğini düşündürebilir. Lakin bu harcamaların kompozisyonu incelendiğinde bambaşka bir tablo ortaya çıkar: ABD savunma bütçesinin yaklaşık üçte biri yazılım, yapay zekâ ve siber güvenlik altyapılarına yönelmiş durumdadır⁵. Avrupa Birliği’nin savunma fonlarının önemli bir kısmını otonom sistemler ve veri temelli platformlara ayırması⁶ da bu dönüşümü teyit eder. Binaenaleyh, savaş artık metalin değil; kodun, verinin ve algoritmanın alanıdır. Palantir Technologies’in Ukrayna sahasında sağladığı gerçek zamanlı veri analizi kapasitesi, hedefleme süreçlerini klasik istihbarat döngüsüne kıyasla katbekat hızlandırmış⁷ ve savaşın temposunu doğrudan veri işleme kapasitesine bağımlı hale getirmiştir.

Türkiye örneği, bu çok katmanlı dönüşümün en dikkat çekici tezahürlerinden biridir. 2000’lerin başında sınırlı bir üretim kapasitesine sahip olan sektör, bugün %80’i aşan yerlilik oranı ve 2025 itibarıyla 7 milyar dolara yaklaşan ihracat hacmiyle⁸ küresel ölçekte rekabet edebilir hale gelmiştir. Baykar tarafından geliştirilen TB2 platformunun Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde kazandığı görünürlük, yalnızca askeri performansla açıklanamaz; bu, aynı zamanda bir anlatı başarısıdır. Sosyal medyada milyonlarca etkileşim alan görüntüler, popüler kültüre sızan temsiller ve uluslararası basında yer bulan hikâyeler, bir savunma ürününü teknik bir nesneden sembolik bir değere dönüştürmüştür. İşte ICT’nin rolü tam olarak burada belirginleşir: teknik kapasiteyi anlamlandırır, dolaşıma sokar ve meşruiyet üretir.

Bu süreç, Pierre Bourdieu’nün “sembolik sermaye” kavramı ile okunabilir⁹. Zira savunma sanayisi ürünleri artık yalnızca askeri araçlar değil; aynı zamanda ulusal prestij, teknolojik modernite ve jeoekonomik güç göstergeleridir. ASELSAN’ın geliştirdiği elektronik harp sistemlerinin yalnızca askeri değil, sivil telekomünikasyon altyapılarında da kullanılması¹⁰, bu çift yönlü değerin somut bir örneğidir. Aynı şekilde Lockheed Martin’in F-35 programı, 8 milyonu aşan kod satırıyla¹¹ bir savaş platformundan ziyade küresel bir yazılım ekosistemine dönüşmüştür. Bu tür sistemler, üretildikleri ülkeler için yalnızca askeri değil; aynı zamanda teknolojik bağımlılık ilişkileri yaratarak uzun vadeli jeoekonomik avantaj sağlar.

Uluslararası sistemin bu doğrultuda evrildiği açıktır. Edward Luttwak’ın “jeoekonomi” kavramı¹² ile tarif ettiği bu yeni düzende, ekonomik araçlar ve teknolojik altyapılar doğrudan stratejik rekabetin unsuru haline gelmiştir. 2025 itibarıyla küresel yarı iletken pazarının 600 milyar doları aşması¹³ ve ABD’nin ileri çip ihracatını sınırlayan politikaları¹⁴, bu rekabetin ne denli kritik bir zemine kaydığını gösterir. Bu bağlamda literatürde “silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık” olarak adlandırılan durum¹⁵, devletlerin birbirlerine ekonomik ve teknolojik ağlar üzerinden baskı uygulayabildiği bir düzeni ifade eder. Mamafih bu baskının etkili olabilmesi için yalnızca teknik kapasite yeterli değildir; aynı zamanda bu kapasitenin nasıl sunulduğu, nasıl meşrulaştırıldığı ve nasıl anlatıldığı da belirleyicidir.

Tam da bu noktada ICT’nin stratejik değeri ortaya çıkar. Manuel Castells’in belirttiği üzere güç, iletişim ağlarını kontrol edebilme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir¹⁶. ICT, bu ağların hem üreticisi hem de yöneticisi olarak, savunma sanayisinin görünmez fakat vazgeçilmez bir bileşeni haline gelir. NATO’nun stratejik iletişim doktrinlerinde¹⁷ bilgi alanının bir operasyon sahası olarak tanımlanması, medya ile savunma arasındaki sınırların fiilen ortadan kalktığını göstermektedir. Bu bağlamda ICT yalnızca içerik üretmez; aynı zamanda bir güvenlik aktörü olarak konumlanır.

Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” kavramsallaştırması¹⁸, bu yeni düzenin ekonomik temelini açıklar: veri, yalnızca ekonomik bir kaynak değil; aynı zamanda stratejik bir silahtır. Savunma sanayisi bu veriyi işleyerek askeri kapasite üretirken, ICT bu veriyi anlamlandırarak anlatıya dönüştürür. Bu iki süreç birleştiğinde ortaya çıkan yapı, klasik anlamda bir “ordu”dan ziyade, çok katmanlı bir güç mimarisidir. Bu mimaride algoritmalar lojistikten hedeflemeye, medya ise meşruiyetten psikolojik etkiye kadar geniş bir yelpazede rol oynar.

Netice itibarıyla, uluslararası sistemin jeopolitikten jeoekonomiye evrildiği bu çok katmanlı eşikte, savunma sanayisi ile medya arasındaki ilişki tamamlayıcı değil, kurucu bir mahiyet arz eder. Zira artık güç, yalnızca üretim kapasitesiyle değil; o kapasitenin hangi bağlamda, hangi dil ve hangi estetikle dolaşıma sokulduğuyla kaimdir. ICT gibi aktörler bu noktada birer “iletim kanalı” olmaktan ziyade, hakikatin çerçevesini tayin eden epistemik ara yüzlere dönüşür. Mamafih burada belirleyici olan, teknolojinin kendisinden ziyade onun nasıl anlamlandırıldığıdır: bir İHA yalnızca bir platform mudur, yoksa belirli bir siyasal tahayyülün, bir modernleşme iddiasının ve bir güç projeksiyonunun kristalize olmuş hâli midir? Türkiye’nin savunma sanayisindeki yükselişi de tam bu nedenle salt mühendislik başarısı olarak okunamaz; bu yükseliş, aynı zamanda imgelerin, anlatıların ve sembollerin dolaşımı üzerinden inşa edilen bir jeoekonomik konumlanmadır. Bu bağlamda geleceğin güç mücadeleleri sahada cereyan etmeye devam edecekse de bu mücadelenin anlamı ve sonucu çoğu zaman ekranlarda, veri merkezlerinde ve algoritmik ağların görünmez katmanlarında yeniden yazılacaktır. O hâlde asıl mesele şudur: Gücü kim üretir sorusundan ziyade, gücün ne olduğuna kim karar verir?

Dipnotlar

  1. Thucydides, History of the Peloponnesian War.
  2. Michel Foucault, Power/Knowledge, 1980.
  3. Manuel Castells, The Rise of the Network Society, 1996.
  4. SIPRI, Military Expenditure Database, 2025.
  5. U.S. Department of Defense Budget Overview, 2024.
  6. European Defence Fund Reports, 2023.
  7. Palantir Operational Briefings (Ukraine), 2023–2024.
  8. TİM ve SSB verileri, 2025.
  9. Pierre Bourdieu, Distinction, 1984.
  10. ASELSAN Faaliyet Raporu, 2023.
  11. Lockheed Martin Technical Reports, F-35 Program.
  12. Edward Luttwak, “From Geopolitics to Geo-Economics,” 1990.
  13. Semiconductor Industry Association, 2025.
  14. U.S. Export Control Regulations on Advanced Chips, 2023.
  15. Farrell & Newman, “Weaponized Interdependence,” International Security, 2019.
  16. Manuel Castells, Communication Power, 2009.
  17. NATO StratCom Doctrine, 2022.
  18. Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism, 2019.