KURUMLAR İÇİN KONUŞMA VAKTİ GEÇTİ: EYLEM ZAMANI!

Kültürümüz, ailelerimiz ve çocuklarımız büyük bir tehdit altındadır. Egemenliğimizi ve geleceğimizi yitirmek istemiyorsak konuşma vakti geçmiştir; artık eylem zamanıdır. RTÜK ve diğer kurumlar, Cumhurbaşkanının da vurguladığı üzere, yozlaşmanın üzerine tavizsiz gitmekle yükümlüdür. Bataklığın kurutulması ve kültürel dejenerasyona sebep olan kuruluşların lisanslarının iptal edilmesi sürecinde, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın da takipçi olması, gerekirse bu konuda bakanlığa tam yetki veren yasal düzenlemelerin yapılması kalıcı bir çözüm olabilir.

 

Nisan ayında Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş’ta bir gün arayla yaşanan menfur okul saldırıları sonrası tüm gözler dijital sektöre, ağırlıklı olarak da oyun dünyasına çevrildi. Öncelikle bu saldırılarda hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, kederli ailelerine sabır diliyorum.

Haberlerde herkes bir suçlu ararken, her zamanki gibi "herbilgologlar" televizyonlarda boy gösterdi. Konuya vakıf olmadan, üstünkörü bilgilerle fikir yürüttüler. Suçlu hemen ilan edildi: Oyun sektörü ve ebeveynler...

Acaba müsebbip sadece oyun sektörü müydü? Ya da yalnızca sorumluluklarını tam yerine getiremeyen anne ve babalar mı? Yoksa dijital oyunlar bir sebep değil de daha derin problemlerin sonucu muydu? Geniş bir perspektiften bakmaktansa, kolay yolu seçip bir suçlu ilan etmek ve meseleyi kapatmak tercih edildi. Peki, bu yaklaşım sorunları çözdü mü? Genç nesillerin oyunlara ilgisi azaldı mı, yoksa arttı mı? Sorumluluğu sadece ebeveynlere yüklemek ne kadar gerçekçi bir çözüm?

Ebeveynler ne kadar etik ve düzgün çocuklar yetiştirirse yetiştirsin, okul çağından itibaren o çocuk artık sadece ailenin çocuğu olmuyor. "Ebeveyn otoritesi"; okul, cep telefonu, televizyonlardaki mafyatik diziler ve kötü rol modellerle, yani adeta bir bataklığa dönüşmüş sistemle paylaşılmak zorunda kalıyor.

Siz evinizi ne kadar temiz tutarsanız tutun; dışarıda bir bataklık varsa sivrisinekler evinize girer. Pencereleri açmasanız dahi bataklığın kokusu içeri sızar. Dijital oyunlar ve sosyal medya dediğimiz mecralar, bu bataklığın temiz nesillere ulaşma araçlarından yalnızca bir kısmıdır.

Daha önemli, daha kritik olanı ise televizyonlar ve dijital platformlar üzerinden yayın yapan kanallardır.

Sahi ülkemizde Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) adında bir kurum var. Kanaatimce açılımı "Ruhlarımızı Tüketen Kurum" olan bu kurum, en başta sorgulanmalıdır.  Türk örf, adet ve geleneklerini, kısacası kültürümüzü yerle yeksan eden dijital platformlara lisans dağıtan kurumun adıdır, RTÜK. Ulusal kanallardaki saçma sapan, kültürümü mahveden dizilere yol veren kurumdur, RTÜK. Mafya dizileri, çarpık rol modeller, niteliksiz kadın programları, kısa yoldan zengin olma özentisi ve dini yanlış aksettiren içerikler... Hepsi RTÜK’ün yol verdiği yayınlar arasında. Açın bakın ulusal kanallara, “hiç mi iyi bir şey olmaz bu ülkede” dedirtecek dedirtecek kadar kötü yayınlar maalesef… Netflix, Disney+ ve Amazon Prime gibi platformlar ise başlı başına ulusal kültürlere saldıran içeriklerle dolu; cinsiyetsizlik, sapkınlık, kumar, şiddet ve alkol özendirmesi içeren subliminal veya aleni mesajlar havada uçuşuyor. Peki, RTÜK bu konuda ne yapıyor? Maalesef somut bir adım atılmıyor. Kültürel doku zarar görürken kurum sessizliğini koruyor.

Devlet televizyonları bu kültürel savaşı tek başına kazanamaz. TRT, yaptığı diziler ve yayınlarla Netflix’i ya da şiddeti körükleyen yerli dizileri tek başına engelleyemez. Ülkeler, sosyal medya bataklığını tekil çabalarla kurutamazlar.

Yeni dönemin kötülüğü; Telegram, TikTok ve Instagram gibi mecralarda türeyen suç çeteleriyle yayılmaktadır. Önlem almak isteyen devletler küresel şirketler tarafından "demokrasi düşmanı" ilan edilirken, sessiz kalanlar "özgürlükler ülkesi" olarak yaftalanmaktadır. Oysa dijital platformların yapay zekâ çağıyla birlikte insan odaklı ve etik bir yasal çerçeveye oturtulması artık elzemdir. Ortak değerlere sahip ülkelerin, egemenliklerini korumak adına ortak eylem planları devreye alması kritik bir adımdır.

Ülkemize dönersek; eğer sorunlardan biri sosyal medya ise, diğeri de RTÜK’ün lisanslama süreçlerinde kültürel öncelikleri göz ardı etmesidir. 20 Nisan 2026 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kabine Toplantısı sonrası Cumhurbaşkanı’nın konuşma metninde, konuyla ilgili çok dikkat çekici ifadeler mevcut:  

"Reyting kaygısının, şiddet kültürünü yaygınlaştırmanın mazereti olamayacağını vurgulayan Erdoğan, bu konuda en büyük görevin medya kuruluşlarına düştüğüne işaret etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan; şiddeti özendiren, çarpık ilişkileri meşrulaştıran, kötülüğü sıradanlaştıran yapımlardan ziyade; aileyi merkeze alan, iyiliği ve merhameti teşvik eden yapımlara ekranlarda daha fazla yer verilmesi gerektiğinin altını çizerek, 'RTÜK başta olmak üzere ilgili kurumlarımızla özellikle ekranda şiddet ve yozlaşma meselesinin üzerine daha tavizsiz gitmekte kararlıyız.' dedi."

Kültürümüz, ailelerimiz ve çocuklarımız büyük bir tehdit altındadır. Egemenliğimizi ve geleceğimizi yitirmek istemiyorsak konuşma vakti geçmiştir; artık eylem zamanıdır. RTÜK ve diğer kurumlar, Cumhurbaşkanının da vurguladığı üzere, yozlaşmanın üzerine tavizsiz gitmekle yükümlüdür. Bataklığın kurutulması ve kültürel dejenerasyona sebep olan kuruluşların lisanslarının iptal edilmesi sürecinde, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın da takipçi olması, gerekirse bu konuda bakanlığa tam yetki veren yasal düzenlemelerin yapılması kalıcı bir çözüm olabilir.

Bu yazımı, Nisan 2026 sayısındaki başlığımla bitirmek istiyorum; zira o tespit hala geçerliliğini koruyor. Victor Hugo’nun Sefiller eserinde ifade ettiği gibi:

"Günahı işleyen değil, karanlığı yaratan suçludur!"