“Bu treni de kaçırdık…”
Tarih, teknolojiyi zamanında okuyabilen ülkelerle okuyamayan ülkelerin hikâyesidir. Buhar makinesini kaçıranlar sanayi devrimini, mikroçipi kaçıranlar dijital ekonomiyi geriden takip etti. Bugün ise insanlık yeni bir eşiğin önünde duruyor: Yapay zekâ çağı. Türkiye bu defa aynı cümleyi kurmak istemiyor. "Bu treni de kaçırdık" dememek için ilk kez bu kadar güçlü bir irade ortaya koyuyor. Türkiye’nin teknoloji tartışmalarında sık tekrarlanan bu ifade, yalnızca bir serzeniş değil; aynı zamanda bir hafıza biçimidir. Her teknolojik kırılma döneminde benzer cümleler kurulur, benzer gecikmeler konuşulur. Ancak artık asıl soru “ne kaçırdık?” değil, bundan sonra nasıl bir konum alacağımızdır. Çünkü teknoloji tarihinde belirleyici olan gecikmeler değil, gecikmelere verilen stratejik yanıtlardır. Bugün Türkiye, bu yanıtı yeniden tanımlama eşiğindedir.
Cumhurbaşkanlığı tarafından açıklanan Yapay Zekâ Stratejisi ve Eylem Planı, yalnızca bir politika dokümanı değil; devletin teknolojiye bakışında kurumsal bir çerçeve güncellemesini temsil etmektedir. Bu yönüyle plan, teknik içeriğinden bağımsız olarak stratejik bir yön tayini niteliği taşımaktadır. Ancak her stratejik dokümanda olduğu gibi, belirleyici unsur metnin varlığı değil; uygulama kapasitesidir
Bilgi ve iletişim teknolojileri ekosistemi dört temel sütun üzerinde yükselmektedir: Siber güvenlik, Yapay zekâ, Veri merkezleri, Haberleşme altyapıları. Bu alanlar artık sadece sektör başlıkları değil; ülkelerin ekonomik sürdürülebilirliğini, ulusal güvenliğini ve küresel rekabet gücünü doğrudan belirleyen stratejik katmanlardır. Türkiye’nin son dönemde siber güvenlik alanında attığı kurumsal adımlar ve yapay zekâ alanında ortaya koyduğu stratejik çerçeve, bu dönüşümün fark edildiğini göstermektedir. Bu farkındalık geç kalınmış olsa da kritiktir. Yapay Zekâ Eylem Planı dört temel yaklaşım üzerine kurgulanmıştır; Fark Et, İstifade Et, Üret, Yönet. Bu yapı; insan kaynağı, veri kullanımı, ekosistem geliştirme ve etik-hukuki çerçeve açısından bütüncül bir yaklaşım sunmaktadır. Stratejik tasarım açısından bakıldığında çerçeve güçlüdür.
Kritik eşik gerçeklik ve uygulama kapasitesi; Strateji belgelerinde temel ayrışma noktası hedeflerin büyüklüğü değil, bu hedeflerin gerçeklik zeminiyle uyumudur. Türkiye açısından mesele, iddia edilen hedeflerin sayısı değil; bu hedefleri taşıyacak altyapının olgunluk düzeyidir. Çünkü teknoloji politikaları yalnızca vizyon belgeleriyle değil; üretim kapasitesi, insan kaynağı, enerji altyapısı ve tedarik zinciri bütünlüğüyle anlam kazanır.
Görünmeyen ise yapı donanım gerçeği; Yapay zekâ tartışmaları çoğu zaman yazılım ekseninde yürütülmektedir. Ancak bu yaklaşım tek başına yeterli değildir. Günümüz yapay zekâ ekosistemi üç temel bileşene dayanır; Yüksek işlem gücü, Yarı iletken teknolojileri, Veri merkezi altyapısı. Bu üçlüden biri eksik olduğunda sistem tamamlanmış sayılmaz. Veri merkezi kapasitesinin artırılması önemli bir adımdır. Ancak daha temel soru şudur: Bu kapasite, küresel rekabetin teknolojik derinliğini karşılamakta mıdır? Yarı iletken ve çip teknolojilerindeki dışa bağımlılık ise stratejik kırılganlık alanı olmaya devam etmektedir.
Tedarik zinciri ve stratejik kırılganlık ise küresel teknoloji ekosisteminde en kritik başlıklardan biri tedarik zinciri güvenliğidir. Çip üretimi, enerji arzı ve kritik donanım bileşenlerindeki kırılmalar yalnızca ekonomik değil, doğrudan stratejik sonuçlar üretmektedir. Bu nedenle yapay zekâ politikaları yalnızca dijital dönüşüm değil; aynı zamanda bir sanayi ve teknoloji güvenliği politikası olarak ele alınmalıdır.
Kurumsal hafıza ve uygulama gerçeğini dikkate alacak olursak; Türkiye’nin strateji üretme kapasitesi güçlüdür. Ancak uygulama aşamasında süreklilik ve kararlılık sorunu zaman zaman belirleyici olmuştur. Bu nedenle temel sorun strateji eksikliği değil; uygulama disiplinidir. Burada belirleyici unsur insan ve irade. Her stratejik planın başarısı, onu uygulayan kadroların niteliği ile doğrudan ilişkilidir. Metin ne kadar güçlü olursa olsun, sahada karşılık bulmadığı sürece stratejik değer üretmez. Başarıyı belirleyen unsurlar ise; Karar alma kapasitesi, İnisiyatif kullanma yetkinliği, Kurumlar arası koordinasyon, Uzun vadeli vizyon
Mayıs ayında Ankara’da gerçekleştirilen ITU GSR-26 Zirvesi, Türkiye’nin teknoloji diplomasisi açısından önemli bir organizasyon olmuştur. BTK ev sahipliğinde gerçekleşen bu toplantı, küresel düzenleyici kurumları ve sektör temsilcilerini bir araya getirmiştir. Bu tür platformlar, teknik içerikten çok daha fazlasını ifade eder: ülkenin teknoloji yönetişimindeki görünürlüğünü artırır. Buna rağmen sektör katılımının beklenen düzeyde olmaması dikkat çekicidir.
Bugün Türkiye açısından mesele artık “treni kaçırmak” değildir. Asıl mesele, o trenin; teknolojisini geliştiren, altyapısını kuran, yönünü belirleyen ülkeler arasında yer alabilmektir. Çünkü artık rekabet, trene binmekle değil; treni inşa etmekle tanımlanmaktadır.
Bu defa treni kaçırmak istemiyoruz.
Bu sayımızda, ayın konusu dosyamızda ITU GSR-26 Zirvesi'nin sonuçlarını ele alırken, sektör temsilcilerinin değerlendirmelerine yer verdik. Ayrıca, Türkiye ve Almanya merkezli olarak yazılım süreçlerini uçtan uca yöneten ApplyCoder'ın Kurucusu Mehmet Fatih Köksal ile yaptığımız röportajda, Türkiye'de başarıya ulaşan iş modellerinin küresel pazarlarda nasıl önemli avantajlar sağlayabileceğini konuştuk. Birbirinden değerli içerikleriyle sektörün nabzını tutmaya devam eden dergimizin Temmuz sayısını ilgiyle okuyacağınıza inanıyoruz.