İNSANIN DEĞİŞEN YÜZÜ

"Siyaset bizi etkiler ama nasıl bir insan olacağımıza bütünüyle karar veremez. Teknoloji davranışlarımızı değiştirebilir ama vicdanımızın yerine geçemez. Ekonomik şartlar bizi zorlayabilir ama her yanlışa bir mazeret oluşturmaz. İnsanın elinde hâlâ bir tercih var. Yalan ile doğru arasında. Haksızlık ile hakkaniyet arasında. Öfke ile sükûnet arasında. Çıkar ile ilke arasında. Belki de asıl mesele, modern dünyanın bütün gürültüsü içinde bu seçme kudretini kaybetmemektir."

Bir ülkenin değiştiğini anlamak için yalnızca yollarına, binalarına, meydanlarına ve gökdelenlerine bakmak gerekmez. Bazen değişim, bir kahvehane masasındaki konuşmada, bir komşunun artık çalınmayan kapısında, bir cenazede insanların birbirine sarılma biçiminde, bir çocuğun geleceğe bakarken gözlerinde beliren kaygıda kendini ele verir.

Türkiye’nin son otuz küsur yılına baktığımızda yalnızca siyasi iktidarların, ekonomik dengelerin ve teknolojik araçların değiştiğini görmeyiz. Daha derinde, daha sessiz bir dönüşüm yaşanmıştır. İnsanın dünyayla, toplumla, siyasetle, teknolojiyle, parayla ve nihayet kendi vicdanıyla kurduğu bağın biçimi değişti.

Asıl mesele de burada başladı.

Çünkü bir ülkenin değişmesi kaçınılmazdır. Değişmeyen toplum durağanlaşır. Fakat değişirken neyi kaybettiğimiz, neyi muhafaza ettiğimiz kadar önemlidir. Türkiye modernleşti, zenginleşti, hızlandı, dijitalleşti. Peki bütün bu dönüşümün sonunda insan da aynı ölçüde olgunlaştı mı?

Yoksa hayatımız kolaylaşırken ruhumuz mu ağırlaştı?

HAYATIN AĞIRLIĞI

1990’lı yılların Türkiye’si bugünden bakıldığında başka bir çağ gibi görünüyor. Telefonun başında beklemek, bir haber için ertesi günü beklemek, bir dostla konuşmak için bir çay ocağında karşı karşıya oturmak hayatın olağan ritmiydi. İnternet henüz hayatın damarlarına girmemiş, cep telefonu insanın elinde yerini almamıştı.

Hayat yavaştı.

Fakat yavaşlığın kendine mahsus bir bereketi vardı. İnsanların birbirine ayıracak zamanı bulunurdu. Mahalle yalnızca binaların yan yana geldiği bir coğrafya değil, insanların birbirlerinin hayatına dokunduğu bir sosyal çevreydi. Komşuluk, bugün nostaljik bir kelime gibi hatırladığımız bir alışkanlık değil, gündelik hayatın doğal bir parçasıydı.

Elbette o yıllar güllük gülistanlık değildi. Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, siyasi istikrarsızlık, terör ve toplumsal gerilimler hayatın ağır yükleriydi. Fakat bütün bu sıkıntıların arasında insanları birbirine bağlayan bazı görünmez bağlar vardı.

İnsanların birbirine verecek fazla parası olmayabilirdi.

Ama birbirlerine verecek zamanları vardı.

Sonra Türkiye hızlandı.

HIZIN BEDELİ

Yeni yüzyıl beraberinde yalnızca yeni imkânlar getirmedi; yeni arzular da getirdi. Kentler büyüdü, tüketim arttı, iletişim kolaylaştı. Cep telefonları ve internet hayatın vazgeçilmezleri hâline gelirken dünya küçüldü.

İnsan artık daha hızlı haberleşiyor, daha hızlı tüketiyor, daha hızlı karar veriyordu.

Fakat hız, insanın ihtiyaçlarından çok arzularını büyüttü.

Daha büyük ev, daha iyi araba, daha yüksek gelir, daha iyi semt, daha görünür bir hayat…

Başarı giderek sahip olunanlarla ölçülmeye başlandı. İnsanın karakterinden önce ekonomik gücü, emeğinden önce makamı, bilgisinden önce görünürlüğü konuşulur oldu.

Tüketim, ihtiyaçları karşılamanın ötesine geçerek bir kimlik göstergesine dönüştü.

İnsan sahip olduklarıyla kendisini tarif etmeye başladıkça, sahip olamadıkları da mutsuzluğunun ölçüsüne dönüştü.

Böylece çağımızın görünmeyen hastalıklarından biri ortaya çıktı: doymayan insan.

Oysa, ihtiyacın bir sınırı varken; hırsın yoktu.

SİYASETİN İNSANA DEĞEN YÜZÜ

Bu değişimin ortasında siyaset de gündelik hayatımızdaki ağırlığını artırdı. Türkiye’de siyaset hiçbir zaman yalnızca sandıktan ibaret olmadı. Fakat zamanla siyasi aidiyet, insanın kendisini tarif etme biçimlerinden biri olmaktan çıkıp zaman zaman bütün kimliğinin yerine geçti.

Artık bir insanın ne düşündüğünden önce hangi tarafta olduğu soruluyordu.

Bir sözün doğruluğundan önce kimin tarafından söylendiğine bakılıyordu.

Bunun sonucu yalnızca siyasi kutuplaşma olmadı. Toplumsal ahlakın ölçüsü de değişmeye başladı.

Kendi tarafımızın yanlışına mazeret, karşı tarafın yanlışına hüküm bulduk.

Bizim öfkemiz haklı tepkiydi; onlarınki tehdit.

Bizim sertliğimiz mücadeleydi; onlarınki düşmanlık.

Böylece hakikatin yerine aidiyet geçti.

Oysa adaletin en zor tarafı, insanın kendi tarafına karşı da adil olabilmesidir.

Bir toplumda herkes kendi mahallesinin yanlışını görmezden gelmeye başladığında, geriye yalnızca siyasi kutuplaşma kalmaz; ahlaki pusula da şaşar.

Siyasetin insan üzerindeki en derin etkisi belki de budur: İnsan, zamanla doğruyu savunmak yerine kendi tarafını savunmaya başlayabilir.

EKRANIN İÇİNE GİREN HAYAT

Sonra telefonlar yalnızca iletişim aracı olmaktan çıktı; hayatın kendisine dönüştü.

Sosyal medya yeni bir kamusal alan yarattı. İnsan artık yalnızca yaşamak değil, yaşadığını göstermek istiyordu.

Gittiği yer, yediği yemek, satın aldığı eşya, bulunduğu ortam, kurduğu ilişki görünür hâle geliyordu.

İnsanın Gerçeklik algısı değişti. Bir süre sonra gerçek hayatla sergilenen hayat birbirinden ayrılmaya başladı.

Mutlu olmak kadar mutlu görünmek, başarılı olmak kadar başarılı görünmek önem kazandı.

İnsan kendi hayatını yaşamaktan çok, başkalarının gözündeki hayatını yönetmeye başladı.

Bu değişimin insanda yarattığı boşluk küçümsenecek gibi değildi. Çünkü insan kendisini artık yalnızca vicdanıyla veya çevresinin gerçek takdiriyle değil, ekranın rakamlarıyla ölçmeye başladı.

Kaç kişi gördü?

Kaç kişi beğendi?

Kaç kişi paylaştı?

Böylece görünürlük, çağın yeni iktidarlarından biri hâline geldi.

İnsan başkalarının bakışında kendisine bir değer aramaya başladığında, kendi içindeki değeri duyması zorlaştı.

ÇOK KONUŞUP AZ ANLADIĞIMIZ ÇAĞ

Sosyal medya bize tarihin hiçbir döneminde sahip olmadığımız kadar büyük bir iletişim imkânı verdi. Fakat iletişim araçlarının çoğalması, insanların birbirini daha iyi anlamasını beraberinde getirmedi.

Tam tersine, tepkinin hızı düşüncenin önüne geçti.

Bir cümle okunmadan cevaplandı.

Bir haber doğrulanmadan paylaşıldı.

Bir insan tanınmadan yargılandı.

Bir olay anlaşılmadan taraf olundu.

Çünkü dijital dünyanın görünmez ekonomisi, çoğu zaman sakin düşünceden çok güçlü tepkiyi ödüllendirdi.

Bunun sonucunda dil sertleşti, tahammül daraldı, nüans kayboldu.

İnsanlar birbirleriyle fikir ayrılığı yaşamaktan çok birbirlerini mahkûm etmeye başladılar.

Üstelik algoritmalar bu ayrışmayı daha da derinleştirdi. İnsan, kendisine benzeyen düşüncelerle çevrili bir dijital dünyaya çekildikçe karşısındaki insanı anlamaya değil, reddetmeye alıştı.

Herkes kendi ekranında kendi gerçeğini kurdu.

Ve aynı ülkenin içinde birbirinden habersiz, birbirine yabancı milyonlarca küçük dünya oluştu.

TEKNOLOJİ BİZİ DEĞİL, ZAAFLARIMIZI BÜYÜTTÜ

Bugün yapay zekâdan, otomasyondan, dijital dönüşümden ve teknolojinin geleceğinden söz ediyoruz. Haklı olarak bunların hayatımızı nasıl değiştireceğini merak ediyoruz.

Fakat sorulması gereken daha önemli bir soru var:

Güçlenen teknoloji, insanı da güçlendirdi mi?

Çünkü teknoloji insanın zaaflarını ortadan kaldırmadı. Çoğu zaman onları büyüttü.

Hırslı insan için daha fazla imkân, öfkeli insan için daha geniş bir kitle, görünür olmak isteyen için sınırsız bir vitrin, güç arayan için daha etkili araçlar sundu.

Teknoloji bize yeni bir insan yaratmadı.

Elimizdeki insanı büyüttü.

Bu nedenle geleceğin en büyük meselesi teknolojinin ne kadar akıllı olacağı değil, onu kullanan insanın ne kadar ahlaklı kalacağıdır.

VİCDANIN BİLANÇOSU OLMAZ

Ekonomik krizleri ölçebiliriz.

Enflasyonu hesaplayabiliriz.

İşsizliği açıklayabiliriz.

Büyüme oranlarını karşılaştırabiliriz.

Fakat bir toplumun vicdanındaki aşınmayı hiçbir tablo göstermez.

Bir insanın başkasının acısına ne kadar duyarsızlaştığını hangi istatistik ölçebilir?

Haksızlığı yalnızca kendisine dokunduğunda fark eden insan sayısını hangi araştırma ortaya çıkarabilir?

Gücün karşısında susup güçsüzün karşısında kabaran insanların bilançosunu kim çıkarabilir?

İşte asıl mesele burada.

Bir toplumun çöküşü her zaman ekonomik göstergelerde başlamaz. Bazen insanın içinde başlar. Başkasının hakkını kendi çıkarından daha değersiz gördüğü anda, adaleti kendi menfaatine göre yorumladığı anda, yanlışın kime ait olduğuna bakarak hüküm verdiği anda…

Vicdan, insanın içindeki en sessiz mahkemedir.

Fakat vicdanın sessiz olması, etkisiz olduğu anlamına gelmez.

BİZİ KİM DEĞİŞTİRDİ?

Siyaseti suçlayabiliriz.

Teknolojiyi suçlayabiliriz.

Medyanın dilini, ekonominin düzenini, sosyal medyanın kültürünü eleştirebiliriz.

Hepsinin insan üzerindeki etkisi inkâr edilemez bir gerçeklik.

Fakat bütün sorumluluğu dışarıya yüklemek, insanı kendi iradesinden mahrum bırakmak olmaz mı?

Siyaset bizi etkiler ama nasıl bir insan olacağımıza bütünüyle karar veremez.

Teknoloji davranışlarımızı değiştirebilir ama vicdanımızın yerine geçemez.

Ekonomik şartlar bizi zorlayabilir ama her yanlışa bir mazeret oluşturmaz.

İnsanın elinde hâlâ bir tercih var.

Yalan ile doğru arasında.

Haksızlık ile hakkaniyet arasında.

Öfke ile sükûnet arasında.

Çıkar ile ilke arasında.

Belki de asıl mesele, modern dünyanın bütün gürültüsü içinde bu seçme kudretini kaybetmemektir.

GEÇMİŞE DÖNMEK DEĞİL, İNSANI KORUMAK

Geçmişi kutsamak kolaydır.

“Eskiden insanlar daha iyiydi” demek de.

Oysa geçmişin de karanlık tarafları vardı. Türkiye’nin dününü bugünden daha masum göstermek, yaşanan sorunları görmezden gelmek olur.

Mesele eski Türkiye’ye dönmek değil.

Mesele, geleceğe giderken insanın bazı temel değerlerini yanında götürebilmek.

Teknolojiyi kullanırken insanın mahremiyetini, siyaset yaparken karşıdakinin insanlığını, zenginleşirken hakkaniyeti, güçlenirken merhameti, özgürleşirken sorumluluğu koruyabilmek.

Çünkü medeniyet yalnızca ne ürettiğimizle değil, ürettiğimiz gücü ne için kullandığımızla ölçülür.

Bir ülkenin gerçek gelişmişliği, insanlarının birbirine güvenebildiği yerde başlar.

BÜTÜN YOLLAR AYNI YERE ÇIKIYOR

Bugün elimizde geçmişte hayal bile edilemeyecek imkânlar var.

Daha hızlı haberleşiyoruz.

Daha fazla bilgiye sahibiz.

Daha uzağa ulaşabiliyoruz.

Daha büyük şehirlerde yaşıyoruz.

Daha gelişmiş teknolojiler kullanıyoruz.

Fakat bütün bunların insanı daha adil, daha merhametli, daha dürüst ve daha huzurlu kılıp kılmadığı sorusu hâlâ önümüzde duruyor.

Çünkü medeniyetin en büyük yanılgısı, araçların gelişmesini insanın gelişmesiyle karıştırmaktır.

Oysa daha hızlı otomobil daha iyi insan yapmaz.

Daha güçlü bilgisayar daha adil insan yapmaz.

Daha geniş iletişim ağı daha merhametli insan yapmaz.

Daha yüksek bina daha yüksek bir ahlakın göstergesi değildir.

İnsan, kullandığı araçlardan daha büyük bir meseledir.

Ve bütün bu tartışmaların sonunda bizi bekleyen değişmez bir hakikat vardır: Ölüm.

İnsan bunu ne teknolojiyle aşabilir ne servetle satın alabilir ne de makamla erteleyebilir.

Bir gün bütün siyasi tartışmalar bitecek.

Bütün ekranlar susacak.

Bütün alkışlar kesilecek.

İnsanın yıllarca peşinden koştuğu makamlar, unvanlar, servetler ve şöhretler geride kalacak.

O vakit insanın yanında götürebileceği şeylerin ne kadar az olduğunu anlayacağız.

Bir insanın hayatında bıraktığımız iz…

Bir başkasının yükünü hafiflettiğimiz an…

Haksızlık karşısında sustuğumuz veya konuştuğumuz bir gün…

Kimsenin bilmediği bir iyilik…

Bunlar kalacak.

Belki de insanın gerçek serveti, hayatı boyunca biriktirdikleri değil; başkalarının hayatında bıraktığı iyiliklerin toplamıdır.

SON SÖZÜ YİNE İNSAN SÖYLEYECEK

Türkiye’nin son otuz küsur yılı bize çok şey öğretti.

Değişimin kaçınılmaz olduğunu…

Siyasetin insan davranışlarını şekillendirebildiğini…

Teknolojinin hayatı kolaylaştırırken insanın zaaflarını da büyütebildiğini…

Hızın her zaman ilerleme anlamına gelmediğini…

Bilginin her zaman hikmet olmadığını…

Görünürlüğün değer olmadığını…

Ve en önemlisi, bir toplumun bütün kurumları güçlü görünürken insanının iç dünyasında büyük bir yoksullaşma yaşanabileceğini…

Şimdi önümüzde yeni bir dönem var.

Yapay zekânın, dijital dünyanın, büyük teknolojik dönüşümlerin ve yeni siyasi dengelerin şekillendireceği bir gelecek.

Fakat geleceğin asıl sorusu teknoloji olmayacak.

Asıl soru insan olacak.

Elimizdeki güç büyürken karakterimiz de büyüyecek mi?

Çünkü insanın elindeki araçlar değişebilir.

Siyaset değişebilir.

Ekonomi değişebilir.

Şehirler değişebilir.

Dünya değişebilir.

Fakat insanın kendisiyle yaptığı hesap değişmediği sürece, bütün bu değişimler bizi hakikate ulaştırmayabilir.

Belki bugün ihtiyacımız olan şey dünyayı yeniden değiştirmekten önce, kendimize yeniden bakabilmektir.

Kendi yanlışımızı görebilmek.

Kendi tarafımızın kusuruna da itiraz edebilmek.

Başkasının acısını kendi acımız kadar gerçek kabul edebilmek.

Kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilmek.

Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca sandıklar, fabrikalar, üniversiteler veya teknoloji şirketleri belirlemez.

Bir ülkenin geleceği, insanının karakterinde başlar.

Ve günün sonunda geriye ne kadar büyüdüğümüz değil, büyürken ne kadar insan kaldığımız kalacaktır.

Belki de bütün mesele budur.

Dünyayı değiştiren insanın, dünya tarafından değiştirilirken kendisini kaybetmemesi.

Çünkü insan kendisini kaybettiği yerde, kazandığı her şeyi de anlamını yitirmiş bir servete dönüştürür.

Ve bir gün, bütün kalabalıklar dağıldığında, bütün sesler sustuğunda, insan kendi içindeki o son sessizlikte yalnızca kendisiyle karşılaşır.

İşte o karşılaşma, hayatın en uzun cümlesidir.

Ve o cümlenin başında da sonunda da insan vardır. Vesselam.