Son yılların en popüler kavramlarından olan dijitalleşme ve sürdürülebilirlik arasındaki ilişki her geçen gün çok daha fazla önem kazanmaya başlamaktadır. Kavramlar toplumsal yaşam içerisinde kullanım oranı arttıkça ilk ortaya çıkış sürecinden sonra daha geniş anlamlar içermeye başlar. Her yeni büyük değişim kavramların anlam ve içeriklerinde de genişlemelere neden olur. Sürdürülebilirlik ve dijitalleşeme arasındaki ilişkiyi değerlendirmeden önce bu iki kavramı anlamsal olarak daha net tanımlamak faydalı olacaktır.
Sürdürülebilirlik kelimesi köken olarak 17. Yüzyıl içerisinde Alman ormancılık ekonomisi içerisinde kullanılmıştır. Hans Carl von Carlowitz (1645-1714) tarafından ilk olarak yazılı bir metin içerisinde kullanılmıştır. Hans Carl von Carlowitz 1713 yılında yaban ağaçların ıslahı için doğa dostu talimat yayını ile orman endüstrisindeki gelecek için ön gördüğü iyileştirme yaklaşımı daha sonra Sylvicultura Oeconomica, ev ekonomisi üzerine sürdürülebilirlik kavramını kullandığı görülmektedir. Hans Carl von Carlowitz’e göre orman konusundaki sorunlar sadece orman endüstrisi ekonomisi ile çözülemez bu ancak bütün bir ekonomiyi ilgilendiren bir çözümsel yaklaşımı ile mümkün olduğunu savunmuştur. Daha sonra bu kavramı Georg Ludwig Hartig (1764-1837) tarafından kullanılmıştır. Georg Ludwig Hartig’e göre eğer sürdürülebilir bir ormancılık anlayışınız yok ise orman endüstrisinin devamı beklemek hayal olur Reidel’e (2010) göre eski bir Alman kelimesi olan sürdürülebilme, ihtiyaç zamanında bir şeyin devamının önceden planlaması olarak da tanımlanır. Zaman içerisinde sadece orman endüstrisinde kalmayıp onun dışında da yaşamsal alanın içerisinde yoğun olarak kullanılması ile bugünkü durumuna gelmiştir. Sürdürülebilirlik kelimesi 1972’de Stockholm’deki 1. UNO Çevre Konferansı ile çok daha büyük bir değer ve önem kazanarak toplumsal yaşam içerisinde daha fazla kullanılmaya başlandı. Sürdürülebilirlik kavramı üç temel yapı ekonomi, çevre/ekoloji-enerji, sosyal yaşam üzerine kuruludur. Bu yapı, toplumsal, ekonomik ve çevresel konuların birbirinden bağımsız ele alındığında meydana gelecek sonuçların diğer bir parametre için uzun vadede düzeltilmesi zor olan sorunların oluşacağını öngörmektedir. Bunun içinde bu üç değerin birbiri üzerinde çok büyük bir etkiye sahip olduğu kabul edilerek, birbirinden den bağımsız düşünülmesinin söz konusu olmayacağı kabul edilmiştir.
Kavramsal olarak dijitalleşme ise köken olarak latince digitus kelimesinde türetilmiştir. Latince digitus parmak anlamına gelmektedir. Ortaya çıkışı ise parmakla sayı sayan, roma rakamı kullanan insanlar tarafından “sayı, sayma işlemi” için kullanılmıştır. Teknik kavram olarak da basamak değerlerinin sınırlı rakamlar ile gösterilmesidir. Dijitalleşme veya dijital dünya insanlığın hayatından düşünüldüğü kadar yeni değildir. Alman filozof ve matematikçi Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) tarafından geliştirilmiştir (ilk biner sayı sistemi üzerine kurulu bir hesap makinasını icat edip kullanılması). George Boole 1847, İngiliz matematikçisi ve filozufu mantıksal matematik analizinde Boolean cebir sistemini bularak mantık ve olasılıklar üzerine büyük çalışmlar yapmıştır. George Boole tarafından bulunan Boolean cebirini bilgisayar biliminin temelini de oluşturmuş ve bugüne kadar devam eden uzun bir zaman dilimi içerisinde gelişimini hız kesmeden devam ettiren bir teknoloji halini almıştır. Türk Dil Kurumu’na göre en yalın hali ile “sayısal verileri bir ekran üzerinde elektronik olarak gösteren”, “verilerin bir ekran üzerinde elektronik olarak gösterilmesi” olarak tanımlanmaktadır. Dijital kelimesi Türkçe’ye Fransızca’dan geçen sıfat olan “digital” kelimesi ile geçmiştir (TDK 2016). Aslında ''Dijitalleştirme, analog olarak ifade edilen fiziksel büyüklüğün değerinin dijital olarak gösterilmesidir''.
Son yıllarda dijital kavramı, başına veya sonuna çok farklı sayda yeni harf ve kelimeler eklenerek çok büyük anlamlar kazanmıştır. Özünde dijitalleşme, verilerin 0,1 mantığı üzerine kurulu olan sayısal teknolojinin bu verileri kendi mantığına göre yeniden düzenlemesi ve yapılandırması demektir. Dijitalleşme, teknik, ekonomik, siyasal ve tüm sosyal yaşam alanlarındaki kullanılan cihazlar her türlü bilgi ve verinin elektronik bilgi işlem araçlarıyla işlenmesinin ve değerlendirme tekniklerinin bir bütünü olarak tanımlanabilir.
Bugünün baş döndürücü teknolojisi olan dijitalleşme sürecinin üç asır önce başlayan bir çalışmanın devamı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Sürdürülebilirlik Stratejisi İçin Dijitalleşme
Dijitalleşme, endüstri devriminin dördüncü safhasını olarak da tanımlanır. Son yıllarda yaşamın her alanında duyulmakta olan dijitalleşme tüm sektörler üzerinde çok derin ve geniş aralıklı bir dönüşüm etkisine sahiptir.
Dijital dönüşüm toplumların tüm yaşam alanlarındaki süreçler üzerinde önemli paradigma değişimlerine neden oldu. Bu değişim iktisadi, ekonomik ve sosyal yaşam içindeki kurumsal yapılardan son tüketiciye kadar daha önceki düşünme ve davranış tercihlerinde radikal değişimine neden olmuştur.
Her teknolojik devrim kendisi ile beraber yeni paradigmaları beraberinde getirir. Fakat dijital teknoloji devrimi kendisinden önceki teknolojik yeniliklere göre daha farklı bir dönüştürme eylemi gösterdi. İşletmeler daha önceki teknolojik yenilikleri mevcut yapıları ile bir entegrasyon yaparak değişim eylemi gösterirken, dijital teknoloji devriminde ise eski ile yeninin entegrasyonu yerine radikal bir dönüşüm söz konusudur.
Dijital teknoloji devrimi, işletmelerin iç ve dış yapılarındaki alışkanlıkların ortadan kalkmasına neden olmuştur. Dijitalleşme ile işletmeler daha önceki ürün/hizmet tasarımı, inovasyon, pazarlama-satış ve işbirlik gibi işletmelere rekabet üstünlüğü sağlayan tüm temel yapılarda dönüşüme neden olmuştur. Sanal yaşamın ve süreçlerinin doğmasına neden oluştur. İşletmeler için rekabet üstünlüğünde çok önemli bir yaklaşım olan ürün farklılaştırma stratejisine de yeni bir boyut getirmiştir. Bharadwaj ve diğerlerine (2013) göre ise dijitalleşme birçok işletmenin mevcut yapılarında radikal değişiklikler yaparak işletme yapılarında ve değer zincirlerinde önemli değişimlere neden olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
Özellikle son yıllarda dijital teknolojinin somut ürünlerinde de önemli bir derinlik kazanması ile ürün tasarımları dijital bazlı yöne kayarken bu durum aynı zamanda ürün geliştirme ve yeni sektörlerin oluşması açısından büyük imkanların oluşmasını sağlamıştır.
Son yıllarda tüm sektörlerde yaşanan kıyasıya rekabet, işletmelerin stratejik hedeflerine ulaşmasında büyük ve önemli sorunlar ile karşı karşıya kaldığını göstermektedir. İşletmeler birçok yeni işbirliği yöntemlerini yapılarına entegre ederek pazar hedeflerine ulaşmayı amaçlar. İşte dijital teknoloji, işletmelere hedeflerine ulaşma yönünde göstermiş olduğu etkin fayda ile giderek daha önemli ve yaygın hale gelmesi ile de iş dünyasındaki birçok yapı üzerinde radikal değişimlere neden olmaya başlamıştır. Dijital teknolojinin ortaya çıkması ile de endüstrinin tarihsel paradigmasında kayma oluştur.
Beninger’e (1986) göre ise bu dönüşüm işlemi önemli değişiklikler ile sosyo-teknik yapılar, yeni kentleşme yapıları, yüksek hayat standartlarının oluşması, sivil toplum yapılarının oluşması gibi önemli değişimler yaşanmıştır. 1990’lı yıllarda endüstriyel alanda bilgisayarların kullanımı ile dijital teknoloji iş dünyasındaki ilk etkinliğini ve önemini göstermiştir. Daha sonraki yıllarda IT alanı ve Web 2.0 ile dijital teknoloji de yaşanan devrim ile bu etkileşimin boyutu daha önemli olmaya başladı. Bu durum dijital teknolojiyi işletme içi ve dışı süreçlerde çok daha etkin bir hale getirerek işletme içindeki tüm yapıların dijitalleşme tabanlı bir yönelime girmesine neden olmuştur.
Dijital teknolojilerin ürün ve hizmet süreci içindeki etkin kullanımı ile elde edilen farkındalık başarılı yöneticileri dijital teknolojilerin daha fazla uygulanması yönünde de ön plana çıkmıştır. Brynjolfsson’a ve McAfee’ye (2014) göre ise dijitalleşmenin örgütler, endüstri, ekonomi ve çağdaş toplum yapıları üzerindeki çok önemli etkileri hız kesmeden devam etmektedir.Bresnahan ve Trajtenberg’e (2002) göre dijital teknolojinin toplumsal yapı üzerindeki dönüşüm etkisini 19. yüzyıldaki buhar makinalarının icadı ve kullanılmasındaki gibi bir etkinin olduğu söylenebilir.
Çünkü buhar makinalarının kullanılmaya başlanması sadece endüstride değil aynı zamanda toplumsal yaşam üzerindeki dönüşümleri de beraberrrinde getirmiştir. Dijital teknoloji kendisinden önceki teknolojilere göre zaman ve mekan kavramlarında da önemli çok önemli değişimlere neden olmuştur. Birbirlerini hiç görmeyen milyonlarca insanın bir araya gelerek oluşturduğu sanal sivil toplum organizasyonları, birbirleri ile hiç fiziksel teması olmayan üretici ve müşteri ilişkileri, statik olan hayatın mobilleşmesi ile daha dinamik toplumsal yapıların oluşmasına neden olmuştur. Yoo’ya (2013) göre dijital teknoloji ile tüm veri ve bilgilerin bir dijital formatta ve dijital yapı altında toplanma imkanı vermiştir. Dijital teknoloji, toplumların sosyo-teknik yapılarında çözülmelere ve değişimlere neden olmaktadır. Dijital teknolojideki etkileşim ve dönüştürme süreci işletmelerdeki birçok süreç üzerinde de radikal değişimlere neden olmuştur. Bu değişim ise işletmelere pazarda rekabet edecek dijital teknoloji bazlı inovatif ürün tasarımları ile rekabete karşı yeni işbirlik anlayışı geliştirmeleri üzerinde etkili olmuştur. Dijital teknoloji aynı zamanda insan ile makina arasındaki çok güçlü bir entegrasyona imkan sağlamıştır. Örgütler arası kapalı ve sınırlı olan iş modelleri, Dijital İş Ekosistemleri (DİE) ile çok daha geniş bir alana yayılmıştır. Örgütlerin ihtiyaç duydukları yeni inovatif veri ve bilgileri açık inovasyon yaklaşımı ile çok düşük maliyet ve kısa zamanda kazanma imkânı işletmeleri açık inovasyona daha fazla yöneltmeye başlamıştır. Dijital teknolojinin sunmuş olduğu geniş bant aralıklı iletişim alt yapısı ile işletmeler sadece kendi sektörleri için sıkışan, daralan pazar (rot ocean) riski yerine daha geniş bir pazar ve yeni pazar (blue ocean) imkanının doğmasına zemin hazırlamıştır. Açık inovasyon ile yeni işbirliği modellerini oluşturma; platform ekosistemleri oluşarak daha geniş bir pazar ağına sahip olma imkanı kazanmıştır. İşletmelerin pazardaki varlıklarını sürdürmek ve pazardaki rekabete karşı durabilmesi için yeni ürün tasarımı ve farklı işbirliği yöntemlerini dijital teknolojik imkanlar ile daha etkin olma imkanına kavuşturmuştur. Birbirleri ile hiçbir fiziki teması olmayan farklı büyüklükteki işletmelerin bir araya gelerek oluşturduğu işbirliği yapıları değişmeye başlamıştır. Yine üretici ve müşteri ilişkileri, statik olan hayatın mobilleşmesi ile daha dinamik toplumsal yapıların oluşması sayesinde toplumsal etkileşimler çok hızlı olabilmektedir.
Son yıllarda gerek kamusal yapılarda gerekse işletmelerin ekonomik hedeflerini gerçekleştirilmesinde daha önceki bakış değerlerinin üzerinde önemli bir değişim yaşanmaya başlamıştır. Bu yeni bakış ile aslında ekonomik beklentiler veya kaynak yönetimindeki etkinliğin kaybolması değil; içerik olarak ekonomik, sosyal, çevre ve toplumsal değerleri koruyan, gözeten, sorumluluk bilinci yüksek ve bu uygulamaların değer zinciri için de daha fazla değer kazanmaya başladığı görülmektedir.
Toplumlarda üç temel aktör vardır; düzenleyiciler (kamusal otorite), arz edenler (üreticiler), talep edenler (müşteri/tüketiciler). Özellikle bilişim teknolojilerinin sunmuş olduğu büyük olanaklar sayesinde bu üç temel aktör arasında birçok alanda hızlı entegrasyon, iş birliği, ortak değerler, etkin kontrol ve denetim süreçleri çok daha etkin olarak kullanılmaya başlandı.
Radikal boyutlardaki yeni teknolojiler tüm toplumların ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal yapıları üzerinde önemli değişimlere neden oldu ve de olmaya devam etmektedir. Ebette ki bu kadar önemli değişim ve yenilikler beraberinde yeni bilinmez sorunları da getirmektedir.
Özellikle teknolojilerdeki radikal yenilikler sadece endüstriyel boyutta bir etkinin dışında aynı zamanda toplumların tüm yaşamsal alanlarında da hızlı değişim ve dönüşüme etki yapmaktadır. Toplumsal alanın tüm kodlarına etki eden teknolojik değişimler sistematik ve planlı bir şekilde kontrol edilmediğinde birçok yeni sorun ve problemin yaşanmasına neden olmaktadır. Toplumların öngördükleri sürdürülebilir birçok stratejik yapının da etkilenmesine neden olmaktadır.
Çünkü bireyler, toplumlar, devletler üretmek için çevresel kaynaklara ihtiyaç duyar, üretimin temeli olan çevresel kaynakların sürdürülebilir bir stratejik yaklaşım ile daha etkin bir ekonomik değere sahip olacaktır.
Yüksek ekonomik değere sahip olan üretim ise gelişmiş sosyal ve toplumsal yapının oluşması için itici güç olacaktır. Bugün hangi devlet daha fazla yüksek ekonomik boyutlu ürün/hizmetlere sahip ise daha gelişmiş ve sosyal bir topluma sahip olduğu görülmektedir.
Dünyadaki toplumsal geçişler, ekonomik iş birlikleri, siyasi iş birlikleri ise bireyleri ve devletleri her geçen gün birbirine daha fazla yaklaştırmaktadır.
Bu yaklaşımın etkisi ile Çin’deki bir ekonomik krizin tüm dünyadaki ekonomiler üzerinde etkin olabilmesi, Japon’daki çevresel bir olayın etkisinin bir başka çevresel olayı tetikleyebilmesi, Tunus’ta başlayan bir siyasi eylemin tüm Arap dünyasını saracak boyutta sosyal eylemlere dönüşebilmesi gibi benzer birçok örnek verilebilir.
Bu örnekler bize dünyada artık ekonomik ve sosyal sınırların önemli ölçüde ortadan kalktığını göstermektedir. Ekim 2015 Birleşmiş Milletler’in 70. Genel Kurulu’nda dünyada 2030’a kadar sürdürülebilir bir kalkınma ajandası kabul edilmştir. Bu ajanda özellikle “Bu ajanda, ekonomik, sosyal ve doğa ile uyum içinde teknolojik ilerleme ile sürdürülebilir tüketim ve üretim, doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi ve iklim değişikliği ile ilgili acil eylemleri öngörmekte” ve bu konulara fazla önem gösterilmesine ve iş birlikleri yapılması yönünde kararlaştırılmıştır.
Bu durum göstermektedir ki gerek yerel gerekse küresel boyutta çevre kaynaklarının, ekonomilerin, sosyal yapıların stratejik sürdürülebilir bir şekilde doğru iç ve dış çevre analizler ile yönetilmesini zorunlu kılmaktadır. Güçlü ekonomiler, güçlü toplumsal yapıları oluşturur ve bu artık tek başına yeterli bir görüş değildir, bunun yerine sürdürülebilir ekonomiler, sürdürülebilir çevrsel bilinç ile güçlü toplumları oluşturacaktır, anlayışına dönüştü.
Bourdeau (1999) göre, sürdürülebilirlik doğal/ekolojik yaşam ve kültürel yapının şimdi ve gelecek nesillerin yaşamını olumsuz olarak etkilememelidir .
Dünyadaki toplumlar arasındaki belirli bir yaşamsal standartlara sahip olan insanlar arasında kaynak erişimi, yaşamsal şartlar, kültürel imkanlar karşılaştırıldığında aradaki uçurumun her geçen gün arttığı daha net görülmektedir. Oysaki günümüz dünyasında toplumların yaşamları şimdiden ciddi olumsuz boyutlar almıştır. Örneğin Birleşmiş Milletler verilerine göre, günümüzde dünya nüfusunun yaklaşık %19’unu teşkil eden 1,425 milyar insan halen elektriğe kavuşmuş değildir. Buna benzer global bazlı sorunlar sürdürülebilir bir dünya için çok büyük sorun olarak görülmektedir. Bu konu üzerine gerek global bazlı gerekse yerel bazlı çözüm önerileri son yıllarda kamusal ve özel sektöründe aynı önemde odaklandığı konuların başında gelmektedir.
Blowers (1993), bu durumu doğal varlık ve ekosistemlerin korunması (etkin yönetilmesi), daha fazla sosyal eşitliğe ulaşmanın sağlanması, başarılı üretimlerin bir arada olması ile mümkün olacağını savunmaktadır . Sürdürülebilirliği etkin yöneten toplumların diğer toplumlara göre kalkınma değerleri daha yüksektir.
Bu da o toplumda sosyal, çevresel ve ekonomik alanlarda bireylerin yaşam kalitesindeki artış ile görülebilmektedir. Toplumların kalkınması için işletmelerin, toplumun ihtiyacı olan mal/hizmetlerin üretmesi şarttır. Toplumun talep ve beklentisi olan inovatif ürün/hizmetin üretilmesi veya üreticilerin yönlendirilmesi, onlar için gerekli her türlü yasal ve teşvik edici şartların sağlanması ise ülkenin sosyal ve ekonomik alanlardaki gelişmesini hızlandıracaktır. Sürdürülebilir bir ekosistemin varlığı ancak çevredeki üretim ve hizmet için gerekli olan kaynakların daha etkin kullanılması ile olacaktır. Doğadan temin edilecek bir kaynak kullanımı doğadaki diğer ekosistem üyeleri için tehdit niteliğinde olmamalıdır. Aksi durumda ekosistemin dengesi bozulacak ve doğadaki farklı alanlar için gerekli olan birçok kaynak yok olacaktır. Örneğin, sera gazı emisyonu değerindeki artış ekosistem içeresindeki birçok kaynağın yok olmasına veya değerinin kayıp olmasına neden olmaktadır.
Ruckelshaus (1989) göre, bu ilişki ise, “ekosistemin sınırları içerisinde ekonomik olarak büyümenin ve kalkınmanın karşılıklı bir etkileşimi ile sağlanabilir . Sürdürülebilir büyüme kavramı ekonomik ve çevresel boyutun dışında, ayrıca toplumların sosyal yapıları ile de yakından ilgilidir. Sürdürülebilir çevre ve kaynak kullanım bilinci toplumların yaşam alanlarındaki demografik yapının korunmasını sağlar. Örneğin, tüm üretim kaynaklarının sadece belirli bölgelere taşınması toplumdaki göç dengesizliğine neden olacaktır. Teknolojilik gelişmeler doğru bir şekilde bölgesel olarak kullanılırsa sürdürülebilirlik daha etkin yönetilecektir.
Öreneğin, Almanya’da tüm endüstriyel alanların toplumsal demografik yapıyı dikkate alarak planlanması iyi bir uygulamadır. Hızla gelişmekte olan teknolojik tasarımların öncesi ve daha sonraki kullanım sürecinde sürdürülebilirlik parametreleri dikkate alındığında teknolojinin sürdürülebilir bir ekonomik, sürdürülebilir bir çevre ve sürdürülebilir sosyal yapı üzerinde olumlu etkiye sahip olduğu görülecektir. Özellikle son yıllardaki dijital teknoloji ile sürdürülebilir bir toplumsal kalkınma çok daha etkin olacaktır. Toplumsal beklenti ve ihtiyaçları karşılamayacak olan her yeni ürün ve hizmet için ayrılan kaynaklar asılında sürdürülebilirliğin önündeki en büyük sorundur.
Dijital teknoloji, ekonomi dünyasında artık reel sınır ve uzaklıkların kalkmasına imkân sunmuştur. Etkin kaynak kullanımı için daha fazla açık inovasyon ile kaynakların daha verimli kullanılmasına imkân oluşabilmektedir.
Buradaki en önemli güç ise dijital teknolojinin etkin kullanılması ile daha az kaynak/enerji ihtiyaç duyan sistemler, her ihtiyaç için ayrı bir cihaz yerine birçok ihtiyaca karşılık verebilecek türde yeni tasarımlar sayesinde ekonomik olarak değeri yüksek ürün/hizmetlerin oluşmasına imkân sunacaktır. Toplumsal beklentileri karşılayacak ticari değeri yüksek inovatif ürün/hizmet için yoğun olarak açık inovasyon iş birlikleri sürdürülebilirlik yönetim stratejisi üzerinde etkili olacaktır. Sürdürülebilirlikte sadece ekonomik performans eksenli düşünüldüğünde önemli bir hata yapılmış olur. Sürdürülebilirlikte ekolojik performans ve çevre performansları da tüm süreçler içerisinde dikkate alınmak zorundadır. Gelecek yakın zaman sürdürülebilirliği dijitalleşme ile bir bütün olarak uygulayan işletmelerin rekabet üstünlüğünün olacağı bir dünya olacaktır.