“Yerlileşme ve Millileşme”

Her zamanki gibi başlamak istiyorum:

“Sözüm kimseye değildir”. Ama kulağıma küpe konuları sadece alt alta yazıyorum.

Öncelikle Yerlilik ve Millilik kelimeleri kesinlikle iyi tanımlanmış değildir. Buna vurgu yapmak isterim. Globalleşen dünyada, sektörümüzde millileşme demek tam anlamıyla imkansıza yakındır. Çünkü hali hazırda dünyada yoğun üretim yapan ülke ve sadece üretim taşeronluğu yapan firmalar var. Bunların arasından sıyrılmak; maliyet ve teknoloji bağımlı rekabet etmek için çok fazla bağımlılık parametreleri vardır. Mesela devre elemanı fikri mülkiyet hakkı ve devre elemanı üretimi ABD ağırlıklı firmalara aittir. Ve durumun global denemesi ABD-ZTE probleminde gerçeklemiştir. Mesela Çinli firmalar, ürünlerinde üretim amaçlı kullandıkları devre elemanlarının en az %60-70 oranında ABD kuruluşlu firmalara bağımlıdır. Peki Çinlilerin yerli milli ürünleri var mı? Var. Hemde ana teknoloji (Core technology)‘leri var. Ne mi yapıyorlar. Kendi işlemcilerini geliştirip, kendi ekipmanlarında kullanıyorlar.

Olayı yerlileştirme penceresinden değerlendirdiğimizde, aslında ilk olarak işçilik (diğer bir tanımla montaj) sıkıntımızın olmadığı bir alandır. Nitel olarak sıkıntılı olsa da nicel olarak sıkıntısız sınıfında değerlendirilebilinir. Mühendislik kalitemiz kendini kanıtlamıştır. Ama son 30 senedir yaşanan problemler neticesinde ara eleman, teknisyen-tekniker hem miktarı düşmüş hem de kalitesi düşmüştür.

Hemen sonra satın alma konusunu değerlendirmek gerekiyor. Üretimde veya ticarette eğer alım yapıyorsanız, “alırken kazanmak” prensibini hep canlı tutmanız gerekir. Bizim her hâlükârda devre elemanı alma gibi bir zorunluluğumuzu hep hatırlamak ve bu alanda yaşanan problemleri önceden çözmek çok önemlidir. Tüm bunları çözüme ulaştırdığımızı öngördüğümüzde ki; Türkiye’de bu konular için bir oluşum henüz yok;

“Yerlileştirme ile ilgili olarak yapılan uygulamalar yeterli mi?” gibi bir sorunsala cevap aramak gerekir. Aslıda direk “evet” olarak var demek, finansal destekler açısından yerinde olur. TÜBİTAK ile başlayan ve diğer kurumlardan verilen destekler değerlendirildiğinde aslında oldukça doyurucu teşvik ve hibeler mevcuttur. “Ama” diyerek sistemsel bir durumdan bahsetmek isterim. Toplamda büyük rakamlara ulaşan sistem maalesef küçük küçük araştırma desteklerinin ürüne dönüşmesine yetmeyen durumlardan oluşmaktadır. Araştırması yapılır, bilimsel makaleleri yayınlanır fakat Kamu başta ürünün alımı ve kullanılması neredeyse imkânsız olduğu için olgunlaşmış ürün halini alamaz. Ürün olarak satılamadığı için bu yapılar sürdürülebilir iş ortamını bulamazlar. Kazanamadıkları için tekrar araştırmaya yatırım yapamazlar.

Buradan üretim-milli sermaye ilişkisini irdelemek gibi bir durumu zorunlu kılıyor. Aslında bu döngü “Yerli üretimin milli sermayeye katkısının değerlendirilme aşamasında önemli bir rol oynar. Sürdürülebilir bir iş çevresi yaratmanın temel sorunu üretimin milli sermayeye destek olabilecek olgunluğa hiçbir zaman ulaşamamış olmasından dolayıdır. Ayrıca, Akademik dünyanın desteklenmesi, akademi sanayi iş birliğinin ürüne dönüşebilen yapılar kurması; kamunun da üretilen ürünlerin kullanımında öncülük etmesi ciddi bir dönüşümün yolunu açacaktır. Kamu teşvik ve hibelerle kaynak yaratıyor. Araştırma – geliştirme yapılıyor, ama olgun ürün olarak satılıp değer yaratmadığı için Genel Bütçede hep kara delik gibi davranıyor. Teşvik ve hibelerin geri dönüşünün “hem ulusal hem de uluslararası arenada satılabilir rekabetçi ürün” olması şarttır.

Yerli üretimi geliştirmek için;

  • Üreticiler, üreticilerin devre elemanı ve benzeri alım aşamasında avantaj sağlamaları için ülke bazında toplu alım mekanizmaları oluşturulmalıdır.
  • Büyük sanayi oyuncuları, tüm yatırımları kendilerinin yapıp entegre üretim kurmaları maliyetler açısından iyi olmakla beraber, eko sistemlerinde küçük üreticilerin yaşamasını sağlayacak alt mekanizmaların kurulmasında öncü olmalıdırlar.
  • Yasa yapıcılar ne yapmalı? İşte tabiri caiz ise “zurnanın zırt dediği yer” burasıdır.
    • Kamu alımları ciddi şekilde terbiye edilmelidir. Yerli üretimin kesin alım metotları oluşturulmalıdır. Sadece %15 maliyet avantajı uygulamak bu işin ayağa kalkması için yeterli değildir. Öncelikle alım şartnameleri terbiye edilmelidir.
    • Kamu alımlarla kullanıcı tecrübesi oluşturacak (referans) fırsatı yerli ürünlere tanımalıdır. Siz ülkede ürettiğiniz ürünü, ülkenizde satamazsanız; uluslararası arenada sizden kimse alım yapmaz.

Millileştirme/yerlileştirme mantığının farkındalığı nasıl arttırılmalıdır?

Millileştirme ve yerlileştirme mantığının tam olarak bir seferberlik zihniyetiyle top yekûn bir planlama ile ancak hayata geçirilebiliniceği aşikardır. Burada gene lokomotif Kamudur. Hem yasa, hem de düzenlemelerle, yıllık ortalama 3 Milyar Dolarlara ulaşan donanım ve yazılım alımlarıyla, yerli üretim alım mekanizmaları hayata geçmeli, yerli üreticinin üretim için ihtiyacı olan devre elemanları konsolide bir şekilde devlet garantisi altında maliyeti azaltılarak alınmalı, Ar-Ge sonucu ortaya çıkmış ürünlerin prototip üretimleri belki teşvik olarak kamu tarafından üstlenilmeli, yurt dışı satışlarda ek teşvikler oluşturulmalı gibi devam eden bir zihniyet değişikliğine gidilmelidir. Gerekirse ülkenin tüm elektronik üretiminin planlaması için Kamu özel sektör ile bir araya gelip toplu planlama yapmalıdır.

 

Son olarak, akıllı olmak bugün için günü kurtarmaktır. Akıllı olmak gelecek için planlama yapmaktır. Planlama top yekûn yapılmaz ise bugün yaşadığımız her kurumun kendi çapında yaptığı küçük küçük metotlardan ibaret kalır. Teknokentler bu anlamda çok değerlidir. Problemlerin kaynağını bulmadan Teknokentleri bazı özel konularda suçlamak kolaya kaçmaktır. Türkiye’de kurulu olan ve artık binlerce firmanın, girişimcinin, araştırmacının barındığı yapılar korunmalıdır. Korumak derken, finans kaynaklarını desteklemek ile olur, çalışanlarının desteklenmesi demek, ortak araştırma-geliştirme kültürünün oluşmasını sağlamak için destekleri oluşturmak ile olur.

Sürçi lisan ettim ise af ola. Saygılarımla