Türkiye’nin son dönemde NATO ve Batı ile ilişkilerini yeniden güçlendirmesi, Ankara-Pekin hattındaki ekonomik ve stratejik dengelerin yeniden şekillendiği yorumlarını beraberinde getirdi. Özellikle Çinli teknoloji ve otomotiv devlerinin Türkiye yatırımlarında gözlenen yavaşlama, piyasalarda “Çin Türkiye’den kademeli olarak çekiliyor mu?” sorusunu gündemin üst sıralarına taşıdı.
Bu tartışmaların merkezinde ise Çinli otomotiv devi BYD bulunuyor.
1 milyar dolarlık fabrika sözü askıda
Temmuz 2024’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı törenle Türkiye ile yatırım protokolü imzalayan BYD, Manisa’da yaklaşık 1 milyar dolarlık dev bir üretim tesisi kuracağını açıklamıştı. Söz konusu yatırım yalnızca otomotiv sektörü açısından değil, Türkiye-Çin ekonomik ilişkilerinin geleceği açısından da “stratejik ortaklık” mesajı olarak değerlendirilmişti.
Ancak aradan geçen yaklaşık iki yıllık sürede fabrikaya ilişkin somut bir adımın atılmaması dikkat çekti. Sektör kaynakları, BYD’nin yatırım sürecini fiilen askıya aldığını ve projeye yönelik belirsizliğin giderek arttığını ifade ediyor.
Daha da dikkat çekici olan ise şirketin yatırım taahhüdü sonrası Türkiye’de önemli ticari avantajlar elde etmiş olması. Gümrük kolaylıkları ve pazara erişim avantajları sayesinde milyarlarca dolarlık satış gerçekleştiren şirketin, üretim ayağında sessiz kalması Ankara kulislerinde de soru işaretleri oluşturdu.
“Yeni eksen” tartışmaları
Ekonomi çevrelerinde konuşulan en güçlü senaryolardan biri, Türkiye’nin yeniden Batı eksenine yaklaşmasının Çin tarafından dikkatle izlendiği yönünde.
Özellikle Türkiye’nin NATO ile savunma koordinasyonunu artırması, Avrupa ve ABD ile diplomatik temaslarını yoğunlaştırması ve savunma-sanayi iş birliklerini yeniden hızlandırması; Pekin’in Türkiye’ye yönelik uzun vadeli stratejik planlarında revizyona gidebileceği yorumlarına neden oluyor.
Piyasa uzmanlarına göre Çin, Türkiye’deki yatırımlarını tamamen sonlandırmasa da “bekle-gör” politikasıyla yeni dönemde daha kontrollü hareket etmeye hazırlanıyor.
İsrail-İran savaşı kritik teknolojilerin önemini yeniden gündeme taşıdı
Son dönemde Türkiye’nin hemen yanı başında yaşanan İsrail-İran savaşı ise yalnızca bölgesel güvenlik dengelerini değil, kritik altyapılar ve teknoloji bağımsızlığı konusunu da yeniden gündemin merkezine taşıdı.
Savaş sürecinde siber saldırılar, elektronik harp sistemleri, iletişim altyapıları, hava savunma teknolojileri ve veri güvenliğinin ne kadar stratejik hale geldiği bir kez daha ortaya çıktı. Özellikle iletişim ağları ve dijital altyapılar üzerinde yaşanan güvenlik tartışmaları, ülkelerin dışa bağımlı teknoloji kullanımını yeniden sorgulamasına neden oldu.
Uzmanlara göre bu süreç, Türkiye açısından yerli ve milli teknoloji hamlesinin yalnızca ekonomik değil, doğrudan milli güvenlik meselesi olduğunu gösteriyor.
Telekom altyapısında Çin etkisi gerileyebilir
Bu gelişmeler yalnızca otomotiv sektörüyle sınırlı değil. Türkiye’nin telekomünikasyon altyapısında uzun yıllardır güçlü pozisyona sahip olan Çin merkezli teknoloji şirketleri için de benzer senaryolar konuşuluyor.
Sektör kaynakları, Batı ile artan yakınlaşmanın özellikle kritik altyapılar ve veri güvenliği alanlarında yeni tercihleri beraberinde getirebileceğini belirtiyor. NATO ülkelerinin son yıllarda Çinli teknoloji ve telekom şirketlerine yönelik güvenlik merkezli kısıtlamaları artırdığına dikkat çeken uzmanlar, Türkiye’nin de orta vadede benzer bir dönüşüm sürecine girebileceğini ifade ediyor.
Bu durumun gerçekleşmesi halinde Çinli şirketlerin Türkiye telekom pazarındaki etkisinin kademeli biçimde azalabileceği, yeni nesil altyapı yatırımlarında ise Avrupalı ve Batılı şirketlerin daha fazla öne çıkabileceği değerlendiriliyor.
Yerli teknoloji şirketleri için yeni dönem
Uzmanlara göre yaşanan gelişmeler aynı zamanda Türkiye’nin kendi teknoloji şirketlerini büyütmesi açısından tarihi bir fırsat niteliği taşıyor.
Savunma sanayiinde son yıllarda elde edilen yerli üretim başarısının, telekomünikasyon, yapay zekâ, siber güvenlik, veri merkezleri, çip teknolojileri ve kritik yazılım altyapıları gibi alanlara yayılması gerektiği ifade ediliyor.
Özellikle İsrail-İran savaşıyla birlikte kritik altyapılarda dışa bağımlılığın oluşturabileceği risklerin daha görünür hale gelmesi, Ankara’nın “teknolojik bağımsızlık” yaklaşımını hızlandırabileceği yorumlarını beraberinde getiriyor.
Kamu destekli teknoloji yatırımları, yerli girişimlerin teşvik edilmesi, milli haberleşme altyapılarının geliştirilmesi ve stratejik sektörlerde Türk teknoloji şirketlerinin ön plana çıkarılması; önümüzdeki dönemin en kritik başlıkları arasında gösteriliyor.
Ekonomi çevrelerine göre Türkiye’nin savunma sanayiinde yakaladığı yerli üretim ivmesini telekomünikasyon ve yüksek teknoloji alanlarına taşıması halinde, yalnızca bölgesel bir üretim üssü değil aynı zamanda kritik teknolojilerde küresel ölçekte rekabet eden bir aktöre dönüşme potansiyeli bulunuyor.
“Ekonomik değil, jeopolitik mesaj”
Uzmanlara göre yaşanan gelişmeler yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda jeopolitik bir mesaj niteliği taşıyor.
Çin’in küresel ölçekte yatırım yaptığı ülkelerde siyasi ve stratejik dengeyi yakından takip ettiği bilinirken, Türkiye’nin Batı ile yeniden güçlenen ilişkilerinin Pekin tarafından “yeni pozisyonlanma” olarak okunduğu ifade ediliyor.
Özellikle elektrikli otomobil, telekomünikasyon ve kritik teknoloji yatırımları gibi stratejik sektörlerde Çin’in daha temkinli hareket etmeye başlaması, önümüzdeki dönemde Türkiye’deki yabancı yatırım denkleminde önemli değişimlerin yaşanabileceğine işaret ediyor.
Ankara’nın Batı ile yakınlaşmasının ekonomik sonuçlarının nasıl şekilleneceği merak edilirken, gözler şimdi hem Çinli teknoloji şirketlerinin Türkiye’de atacağı yeni adımlara hem de Türkiye’nin yerli ve milli teknoloji hamlesini ne ölçüde hızlandıracağına çevrilmiş durumda.