Türkiye’de son yıllarda özellikle telekomünikasyon, yapay zekâ, elektronik altyapı ve dijital teknoloji alanlarında faaliyet gösteren yabancı sermayeli şirketlerin sayısındaki artış dikkat çekiyor. Özellikle Çin merkezli teknoloji devlerinin, uluslararası marka isimlerinin sonuna “Türkiye” ibaresi ekleyerek kurdukları şirketler ekonomi ve teknoloji çevrelerinde yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi.
4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu kapsamında yabancı yatırımcılar, Türkiye’de yerli yatırımcılarla eşit haklara sahip bulunuyor. Bu kapsamda şirket kurabiliyor, mevcut firmalara ortak olabiliyor, şube açabiliyor ve ticari faaliyetlerini yasal çerçevede sürdürebiliyorlar.
Ancak uzmanlara göre mesele artık yalnızca hukuki zeminde değerlendirilmiyor. Tartışmaların odağında ekonomik bağımsızlık, teknoloji transferi, dijital egemenlik ve yerli üretim kapasitesi bulunuyor.
“Türkiye Üretiyor mu, Tüketiyor mu?”
Ekonomi çevrelerinde giderek daha yüksek sesle dile getirilen temel soru şu:
“Türkiye, yabancı teknoloji şirketleri için stratejik bir üretim merkezi mi, yoksa yalnızca büyük bir tüketim pazarı mı?”
Sektör temsilcilerine göre birçok yabancı teknoloji şirketi Türkiye’de milyonlarca dolarlık satış gerçekleştiriyor, kamu ve özel sektör projelerinde aktif rol üstleniyor ve telekomünikasyon altyapısında etkin biçimde faaliyet gösteriyor. Ancak buna rağmen teknoloji transferi, yerli mühendislik kapasitesinin geliştirilmesi ve Ar-Ge yatırımları konusunda kamuoyuna açık güçlü bir tablo ortaya konulamadığı ifade ediliyor.
Uzmanlar, Türkiye’de elde edilen gelirlerin ne kadarının yeniden Türkiye’ye yatırım olarak döndüğünün belirsiz olduğunu belirtiyor. Aynı şekilde kaç yerli mühendisin kritik teknolojik üretim süreçlerinde görev aldığı ve hangi know-how bilgisinin Türk şirketlerine aktarıldığı sorularının da çoğu zaman yanıtsız kaldığı dile getiriliyor.
“Türkiye” İbaresi Yerli Algısı mı Oluşturuyor?
Şirket isimlerinin sonuna eklenen “Türkiye” ibaresinin kamuoyunda yerli aidiyet algısı oluşturduğu belirtiliyor. Ancak bazı ekonomi uzmanları, bu yapıların çoğu zaman yalnızca operasyonel merkez niteliğinde olduğuna dikkat çekiyor.
İddialara göre bazı yabancı merkezli teknoloji şirketleri Türkiye’de satış ve dağıtım ağları kuruyor, yerel temsilcilikler açıyor ve kamu projelerinde aktif görev alıyor. Buna karşın kritik üretim süreçleri ile stratejik teknolojik karar mekanizmalarının yurt dışında tutulduğu öne sürülüyor.
Bu durum ise “yerli katkı” tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor.
Uzmanlara göre teknoloji çağında asıl güç yalnızca ürün satmak değil; teknolojinin çekirdeğine, yani üretim bilgisine, patente, yazılıma ve stratejik veri altyapısına sahip olmak olarak değerlendiriliyor.
Yalnızca %15 Yerlilik Yetiyor mu?
Türkiye’de özellikle kamu ihalelerinde ve teknoloji yatırımlarında uygulanan yüzde 15 yerlilik avantajının, yerli teknoloji şirketlerini küresel devlerle rekabet edebilir hale getirmek için yeterli olmadığı yönündeki eleştiriler de giderek artıyor.
Uzmanlara göre bugün dünyanın teknoloji devi ülkeleri yalnızca serbest piyasa dinamikleriyle büyümedi. ABD’den Çin’e, Güney Kore’den Almanya’ya kadar birçok ülke; kendi yerli teknoloji şirketlerini uzun yıllar boyunca vergi teşvikleri, devlet destekleri, stratejik alım garantileri, Ar-Ge fonları ve koruyucu sanayi politikalarıyla büyüttü.
Türkiye’nin ise yalnızca sınırlı yerlilik avantajlarıyla küresel teknoloji yarışında güçlü bir yer edinmesinin zor olduğu değerlendiriliyor.
Ekonomi çevrelerinde giderek daha güçlü biçimde dile getirilen görüşe göre Türkiye’nin artık yalnızca yabancı yatırım çekmeye odaklanan bir model yerine; kendi milli teknoloji şirketlerini büyüten, yerli yazılım ekosistemini destekleyen ve stratejik sektörlerde ulusal teknoloji markaları oluşturan yeni bir kalkınma yaklaşımına ihtiyaç duyduğu ifade ediliyor.
Uzmanlar, özellikle savunma sanayisinde son yıllarda elde edilen yerli üretim başarısının; telekomünikasyon, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, siber güvenlik ve veri merkezleri gibi alanlarda da uygulanması gerektiğini vurguluyor.
“Teknoloji bağımsızlığı yalnızca ürün üretmekle değil; kendi işlemcini, kendi yazılımını, kendi veri altyapını ve kendi dijital ekosistemini kurabilmekle mümkündür” değerlendirmesi öne çıkıyor.
Ortaklık Yapıları Tartışılıyor
Kulislerde konuşulan bir diğer başlık ise yabancı sermayeli teknoloji şirketlerinin Türkiye’deki ortaklık yapıları.
Özellikle büyük ölçekli telekomünikasyon ve teknoloji şirketlerinin bazı yerel ortaklık ilişkilerinin şeffaflığı konusunda soru işaretleri bulunduğu ileri sürülüyor.
Ekonomi ve siyaset çevrelerinde şu sorular sıkça gündeme geliyor:
“Türkiye’de milyarlarca liralık ekonomik hacim oluşturan bu şirketlerin yerli ortakları kimler?”
“Bu ortaklıklar yalnızca ticari ilişkilerden mi oluşuyor, yoksa birtakım saik ve lobi faaliyetlerinden mi?”
Söz konusu iddialara ilişkin kamuoyuna yansımış resmi bir tespit bulunmasa da, uzmanlar tam da bu nedenle şeffaflık çağrılarının arttığını ifade ediyor.
“Teknoloji Transferi Yoksa Kazanan Kim?”
Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde yabancı yatırım politikalarının yalnızca finansal sermaye üzerinden değerlendirilmediğine dikkat çekiliyor. Teknoloji transferi, yerli mühendis yetiştirilmesi, patent üretimi ve stratejik bilgi paylaşımının artık yatırım süreçlerinin temel unsurları arasında yer aldığı belirtiliyor.
Türkiye’de ise eleştirilerin odağında şu iddia bulunuyor:
Yabancı teknoloji şirketleri Türkiye’de büyük ekonomik gelir elde ederken, bu kazançların önemli bölümünün yeniden merkez ülkelere aktarıldığı; buna karşın Türkiye’nin teknoloji bağımsızlığına aynı ölçüde katkı sağlanmadığı öne sürülüyor.
Uzmanlar, bu tablonun uzun vadede Türkiye’nin yalnızca tüketici konumunda kalmasına yol açabileceği uyarısında bulunuyor.
Dijital Egemenlik Vurgusu
Tartışmaların yalnızca ekonomik boyutla sınırlı olmadığı belirtiliyor. Telekomünikasyon ve yüksek teknoloji sektörlerinin artık veri güvenliği, dijital egemenlik ve ulusal güvenlik başlıklarıyla birlikte değerlendirildiği ifade ediliyor.
Bu nedenle kamuoyunda yükselen çağrı netleşiyor:
“Yabancı sermaye Türkiye’ye gelsin; ancak Türkiye yalnızca bir pazar olmasın. Üretimin, teknolojinin, patentin ve stratejik bilginin de merkezi haline gelsin.”
Uzmanlara göre bunun yolu ise yalnızca yabancı yatırımcıyı ağırlamaktan değil; aynı zamanda Türkiye’nin kendi milli teknoloji şirketlerini daha güçlü desteklemesinden geçiyor.
Yerli girişimlere daha büyük kamu teşvikleri verilmesi, stratejik sektörlerde devlet destekli teknoloji kümeleri oluşturulması, üniversite-sanayi iş birliklerinin artırılması ve yerli mühendislik kapasitesinin doğrudan desteklenmesi gerektiği ifade ediliyor.
Aksi halde Türkiye’nin, küresel teknoloji rekabetinde yüksek tüketim kapasitesine sahip ancak teknolojik bağımlılığı devam eden bir ülke konumunda kalabileceği uyarısı yapılıyor.
Uzmanlara göre önümüzdeki süreçte Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı temel soru ise şu olacak:
“Türkiye teknoloji çağında oyun kuran ülke mi olacak, yoksa başkalarının kurduğu oyunun en büyük müşterisi mi?”