DİJİTAL ÇAĞDA KADIN VE MEDYA: AYNADAKİ SİLUET Mİ, HİKÂYENİN ASIL ÖZNESİ Mİ?

Türk kadınının medyadaki temsili, yalnızca bir görüntü meselesi değil; toplumsal cinsiyet eşitliğinin, milli kimliğin ve dijital geleceğin tam kalbinde duran stratejik bir dosyadır. Kadını güçlü, çok yönlü, onurlu ve gerçekçi biçimde gösteren her içerik; hem demokrasiye, hem toplumsal barışa, hem de milli birliğe yatırım anlamına gelir.

 

 

Prof. Dr. Mehmet Sezai Türk

Gazete sayfalarından TikTok ekranına uzanan medya evreni, Türk kadınının hem kimliğini hem geleceğini yeniden yazıyor. Bu hikâyede kadın hâlâ “seyredilen” mi, yoksa nihayet “anlatan” ve “yazan” tarafında mı?

Medya, hepimizin dünyaya baktığı büyük bir ekran. Gözümüzün görmediği, kulağımızın duymadığı ne varsa o ekran üzerinden öğreniyoruz. Bu yüzden, medyanın dünyayı nasıl anlattığı, aslında bizim dünyayı nasıl gördüğümüzü de belirliyor. Kadın söz konusu olduğunda ise mesele sadece “ekranda kaç kadın var?” sorusuyla sınırlı değil. Asıl kritik olan şu: Kadın nasıl gösteriliyor? Hangi rollere sıkıştırılıyor? Hangi hikâyeler anlatılıyor, hangileri hiç ekrana gelmiyor?

Bu sorular, toplumsal cinsiyet eşitliğinden milli kimliğe, medya politikalarından teknoloji şirketlerinin algoritmalarına kadar çok geniş bir alanı doğrudan ilgilendiriyor.

Küresel ekranda kadın temsiline baktığımızda, 19. yüzyılın sonundaki ilk film karelerinden bugünün dijital platformlarına kadar kadın karakterlerin çoğu zaman benzer kalıplara hapsedildiğini görüyoruz. Fedakâr anne, ideal eş, baştan çıkarıcı femme fatale, mağdur ya da kurban… Laura Mulvey’in meşhur “erkek bakışı” teorisi, kameranın çoğu zaman erkek bakışını öncelediğini söyler. Yani kadın, anlatının öznesi değil; çoğu sahnede “bakılan”, “seyredilen”, “değerlendirilen” figürdür.

Bugün tablo tamamen değişmiş değil. Küresel veri raporları, sinema ve dizilerde konuşan karakterlerin ve başrol figürlerinin hâlâ ağırlıkla erkek olduğunu; kadınların ise yan roller, romantik partner ya da estetik unsur olarak konumlandığını gösteriyor. Bu küresel dil, Türkiye’yi de doğrudan etkiliyor. Hem ithal formatlarla hem de küresel platformların yerli yapımlarıyla, aynı kodlar bizim hikâyelerimizin içine sızıyor.

Türk medyasında kadının hikâyesi ise destanlardan Cumhuriyet’e, Yeşilçam’dan dijital platformlara uzanan çelişkili bir çizgi izliyor. Kadim Türk kültüründe kadın, sadece ev içi rollerle tanımlanan bir figür değildi. Destanlarda “alp kadın”, “hatun” ve “bilge ana” olarak savaşçı, yönetici, aileyi ve toplumu bir arada tutan kurucu unsur olarak karşımıza çıkar.

Cumhuriyet’le birlikte bu tarihsel zemin, modernleşme ve ulus inşa söylemiyle birleşti. Kadın, bir yandan eğitimli, çalışkan, kamusal alanda görünür “modern Cumhuriyet kadını” olarak konumlandırıldı; öte yandan “iffetli, aile değerlerini koruyan, ölçülü” bir çerçevenin dışına çıkmaması beklenerek sınırlandırıldı.

Yeşilçam sinemasında bu çerçeve daha da belirginleşti. Fedakâr anne, masum genç kız, kötü kadın üçgeni; erkek hikâyesine hizmet eden yan karakterler; seyredilen ama karar verici olmayan kadın figürleri, Türkiye’nin görsel hafızasında yer etti. 1980’lerle birlikte özel televizyonların yükselişi, kadın temsillerini ticarileşme ve erotizasyon eksenine çekti. Diziler, yarışma programları, reklamlarda kadın bedeninin metalaştırılması; temizlik ürünü ve gülen ev hanımı klişesi, medyanın standart imgelerinden biri haline geldi.

Bugün ise aynı anda iki uç örneği bir arada görüyoruz. Bir tarafta Diriliş Ertuğrul, Kuruluş Osman, Nene Hatun gibi yapımlarla tarihsel ve milli bağlamda güçlü, direnişçi, vatansever kadın figürleri… Diğer tarafta romantik komedi ve magazin ekseninde, tüketim kültürüne sıkışmış, güzellik standartlarıyla tanımlanan kadın karakterler. Bu ikili yapı, Türk kadınının medyadaki imajını sürekli bir gerilim hattında tutuyor.

Dijital medya, oyunun kurallarını kökten değiştirdi. Artık sadece ekranda görünen kadından değil, aynı zamanda kendi hesabını yöneten, kendi gündemini kuran, kendi kampanyasını başlatan kadınlardan da söz ediyoruz. Sosyal medya sayesinde feminist ve hak temelli kampanyalar milyonlara ulaştı. Kadın akademisyenler, gazeteciler, girişimciler; X, Instagram, YouTube üzerinden kendi uzmanlık alanlarını ve başarılarını görünür kılabiliyor. Dijital platformlar, hem toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin hem de milli değerlerin yeni bir dille anlatılabildiği alanlara dönüştü.

Ancak madalyonun diğer yüzü de bir o kadar problemli. Influencer kültürü, kadın görünürlüğünü çoğu zaman beden, stil ve tüketim üçgenine kilitliyor. Filtreler, algoritmalar ve “ideal beden” imgeleri, özellikle genç kızlar başta olmak üzere kadınların beden algısını baskı altında tutuyor. Dijital taciz, nefret söylemi ve siber zorbalık, kadınların çevrim içi alanlarda kendini ifade etmesini ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Algoritmaların “tıklanabilir olanı” öne çıkarması, yüzeysel ve sansasyonel içeriklere prim verirken; kültürel derinlik, tarihsel hafıza ve nitelikli kadın temsillerini geriye itebiliyor. Bu yüzden dijital alan, hem özgürleşme hem de yeni baskı mekanizmalarının aynı anda var olduğu çelişkili bir saha olarak karşımıza çıkıyor.

Kadınların medyada nasıl temsil edildiğini konuşurken, bir adım geri çekilip şu soruyu da sormak gerekiyor: Bu haberleri kim yazıyor, bu dizileri kim çekiyor, bu içerikleri kim seçiyor? Türkiye’de kadın gazeteciler, muhabirlikten editörlüğe uzanan geniş bir alanda görünür; ancak üst yönetim kademelerinde, karar verici masa başlarında, “ciddi” haber kategorilerinde hâlâ sayıca azlar. Benzer şekilde sinema ve dizi sektöründe de yönetmen, yapımcı, genel yayın yönetmeni koltuklarında kadın oranı sınırlı; setlerde cinsiyetçi iş bölümü, ücret eşitsizliği ve mobbing şikâyetleri devam ediyor.

Bu tablo önemli bir gerçeği gösteriyor: Kadınların ekrandaki temsili, ekran arkasındaki güç dengelerinden bağımsız düşünülemez. Eğer içerik üretiminin her aşamasında – senaryo, kurgu, haber seçimi, yayın politikası – daha fazla kadın özne olarak yer almazsa, kadın temsillerinin köklü biçimde dönüşmesi de zorlaşıyor.

Türkiye’de kadınların medyadaki temsili ve haklarının korunması, yalnızca etik bir mesele değil; aynı zamanda yasal bir çerçeveye de sahip. Anayasa’nın eşitlik ilkesi, kadın-erkek eşitliğini güvence altına alıyor. RTÜK düzenlemeleri, kadınları aşağılayan, cinsiyetçi veya şiddeti meşrulaştıran yayınlara yaptırım öngörüyor. 6284 sayılı Kanun ve Türk Ceza Kanunu, kadına yönelik şiddet ve cinsel suçlar bağlamında medyanın haber dilini ve yayın sorumluluğunu doğrudan ilgilendiriyor. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ise şiddet mağduru kadınların kimlik bilgilerinin, görüntülerinin, adreslerinin ifşasını ciddi bir ihlal olarak tanımlıyor.

Kâğıt üzerindeki bu çerçeve, uygulamada her zaman aynı titizlikle işletilmiyor. Sansasyon uğruna mağdurun fotoğrafını flulaştırmadan kullanmak, özel hayatı ifşa eden başlıklar atmak, “tahrik edici kıyafet” gibi cümlelerle şiddeti gerekçelendiren haberler hâlâ karşımıza çıkıyor. Bu nedenle hukuk kadar, medya okuryazarlığı ve mesleki etik de kritik önemde.

ICT ve dijital platformlar açısından bakıldığında, kadın temsillerini etkileyen unsurlar artık sadece editörler, yönetmenler ve reklamcılar değil. İçerik öneri algoritmaları, reklam hedefleme sistemleri, yapay zekâ destekli üretim araçları da bu denklemin içinde. Eğer bu sistemler, geçmiş verilerdeki cinsiyetçi kalıplarla beslenirse, daha da sinsi bir eşitsizlik zinciri üretme riski taşıyor. Kadınlara daha çok güzellik, moda, diyet içerikleri gösterilirken, erkeklere daha çok teknoloji, finans, girişimcilik içerikleri öneriliyorsa; dijital platformlar görünmez bir kariyer ve kimlik inşası yapıyor demektir.

Bu noktada, ICT sektörüne düşen sorumluluk büyük. Algoritmik önyargıların tespiti ve temizlenmesi, kadınları sadece “hedef kitle” değil, “içerik üreticisi ve karar verici” olarak merkeze alan platform tasarımları, yapay zekâ araçlarının eğitiminde cinsiyet dengeli ve kapsayıcı veri setlerinin kullanılması, dijital eşitlik için kritik adımlar arasında yer alıyor. Kısacası, dijital altyapıyı kuranlar, aynı anda toplumsal eşitliğin altyapısını da kuruyorlar ya da tersi.

Bu geniş çerçeveyi somut önerilere indirgediğimizde, medya kuruluşlarının yayın politikalarına toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini yazılı ve ölçülebilir bir kriter olarak koyması, haber merkezinde ve yönetici kadrolarda kadın oranını artırması, kadına yönelik şiddet haberlerinde mağdur odaklı, çözüm odaklı ve etik bir dil kullanması önem kazanıyor. Bilim, teknoloji, ekonomi, savunma sanayii gibi alanlarda başarılı kadınların hikâyelerine düzenli yer verilmesi, genç kuşaklar için rol model üretimi açısından kritik.

ICT şirketleri ve dijital platformlar açısından, algoritmaların çıktılarının düzenli olarak cinsiyet perspektifiyle test edilmesi, kadın geliştiricilerin, tasarımcıların, veri bilimcilerin ekiplerde görünürlüğünün artırılması, yerli ve milli projelerde aktif rol alan kadın uzmanların anlatılarını ön plana çıkaran kampanyalar üretilmesi, hem sektörel hem toplumsal bir ihtiyaç.

Sivil toplum ve akademi tarafında ise medyada kadın temsillerini izleyen, raporlayan, açık veriyle çalışan izleme merkezlerinin güçlendirilmesi; genç kadınlara yönelik medya okuryazarlığı ve dijital güvenlik eğitimlerinin yaygınlaştırılması; kırsal kadınların, göçmen kadınların, dezavantajlı grupların medyadaki görünürlüğünü artıracak projelerin desteklenmesi gerekiyor.

Bireyler açısından bakıldığında ise ekranda gördüğümüz her kadın imgesini sorgulamak, cinsiyetçi içeriklere itiraz etmek, nitelikli içerik üreticilerini ve kurumları desteklemek, kendi çevremizdeki kız çocuklarının ve genç kadınların dijital dünyayı sadece tüketim alanı değil, üretim ve ifade alanı olarak görmelerini teşvik etmek bile önemli bir fark yaratabilir.

Sonuç olarak, Türk kadınının medyadaki temsili, yalnızca bir görüntü meselesi değil; toplumsal cinsiyet eşitliğinin, milli kimliğin ve dijital geleceğin tam kalbinde duran stratejik bir dosyadır. Kadını güçlü, çok yönlü, onurlu ve gerçekçi biçimde gösteren her içerik; hem demokrasiye, hem toplumsal barışa, hem de milli birliğe yatırım anlamına gelir.

Medya ve teknoloji ekosisteminin tüm aktörleri – gazeteciler, senaristler, yazılımcılar, veri bilimciler, yöneticiler – aynı sorumluluğu paylaşıyor: Kadını sadece ekrandaki siluet olmaktan çıkarıp, hikâyenin gerçek öznesi yapacak cesur ve adil bir medya dili kurmak. ICTMedia okurları için bu, sadece teorik bir tartışma değil; doğrudan mesleki ve toplumsal bir görevdir.