Bir ders planı hazırlamak güzel hissettirir. Hedefler belirliyorsunuzdur, konular sıralanmıştır, her hafta neyin anlatılacağı bellidir. İlk derste girişimciliğin tanımını yaparsınız. Sonra başarılı girişimcilerin ortak özelliklerini. Ardından iş planı. Sonra finansman modelleri. Sınıftan çıkarken “iyi bir ders oldu” diye düşünürsünüz.
Ben de öyle düşünüyordum.
Doktora araştırmama başladığımda, Türkiye’deki girişimcilik eğitimini daha iyi anlamak için on deneyimli eğitmenle uzun uzun konuştum. Farklı üniversitelerden, farklı geçmişlerden, farklı yaklaşımlardan insanlar… Başta onlardan muhteşem müfredat ipuçları, yeni ders teknikleri, belki de sihirli bir formül bekliyordum.
Aldığım cevaplar beni şaşırttı.
“En iyi an, öğrencinin gerçek bir müşteriyle ilk kez yüz yüze oturduğu andı,” dedi biri. “Sınıfta hiç olmaz o. Ben sadece onları oraya hazırlıyorum,” dedi bir diğeri. Bir başkası ise şunu anlattı: Öğrencileri sahaya çıkardığı, gerçek bir problemi olan gerçek bir işletmeyle eşleştirdiği hafta, bir dönem boyunca anlattığı her şeyi bir anda anlamlandırdıklarını gördü. O hafta hiç ders anlatmadı.
İşte orada durdum ve kendime şu soruyu sormak zorunda kaldım: Peki ben ne yapıyordum bütün bu yıllarda?
Girişimcilik, özü itibarıyla belirsizlikle yaşamayı öğrenmektir. Planın tutmadığında ne yapacağını bilmektir. Müşterinin “hayır” dediği anda çökmemek, aksine o “hayır”dan bir şeyler öğrenmektir. Bunları slaytlarla öğretmek mümkün mü? Teorik olarak evet, pratikte hayır. Çünkü beyin, gerçek bir gerilim olmadan o bilgiyi derinlemesine kaydetmiyor. Bir kitapta okuduğunuz “başarısızlıktan ders alın” cümlesiyle, müşterinizin kapıyı suratınıza kapatması arasında dağlar kadar fark var.
Görüştüğüm eğitmenler arasında en etkili olduğunu düşündüğüm kişilerde ortak bir şey dikkatimi çekti: Kendilerini “öğretmen” olarak değil, “ortam tasarımcısı” olarak görüyorlardı. Dersi onlar anlatmıyor, deneyimi onlar kuruyordu. “Ben bilgiyi aktarmak için burada değilim,” dedi biri. “Ben, öğrencinin bir şeyle gerçekten karşılaşması için alan açıyorum.”
Bu kulağa basit geliyor. Ama değil.
Çünkü üniversite sistemi tam tersini ödüllendiriyor. Sınav var, not var, müfredat var, haftalık ders saati var. “Bu haftaki konumuz iş modeli kanvası” demek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Oysa gerçek bir girişimcilik deneyimi hiçbir zaman bu kadar düzenli değil. Gerçek hayat, “bu haftaki konumuz” diye başlamıyor.
Araştırmamın ortaya koyduğu en can alıcı sorunlardan biri de şu: Türkiye’de girişimcilik eğitimi büyük ölçüde İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerin ekosistemini temel alıyor. Mentor ağları, yatırımcı buluşmaları, teknoloji toplulukları… Bunlar gerçekten oralarda var. Ancak Anadolu’nun pek çok şehrinde bu ekosistemin neredeyse hiçbir karşılığı yok. Orada okuyan bir öğrenciye “ağ kur, mentorunla konuş, yatırımcıyla tanış” demek ne kadar gerçekçi? Eğitim modellerini bu gerçeklikten kopuk şekilde tasarlamak, en baştan başarısızlığı programlamak anlamına geliyor.
Peki, ne işe yarıyor?
Araştırmamın bulgularına göre öğrenme, gerçek bir şeyle temas edildiğinde başlıyor: Gerçek bir müşteri, gerçek bir problem, gerçek bir geri bildirim… Sınıf içi oyunlaştırma, vaka çalışmaları ve simülasyonlar faydalı araçlar; ancak yeterli değiller. Asıl dönüşüm, öğrencinin “bunu biliyorum” demesinden “bunu denedim ve şu oldu” demesine geçtiği anda yaşanıyor.
Bir de şunu öğrendim: Yansıtma çok önemli. Yani deneyimin ardından “Ne oldu, neden oldu, bir daha olsa ne yapardım?” diye düşünmek… Eğitimlerin büyük çoğunluğu bunu atlıyor. Öğrenciler bir şey yapıyor, sonra hızla bir sonraki konuya geçiyorlar. O aradaki duraksamayı, o düşünme anını kurmak eğitmenin işi. Ve bu, “şimdi dönüp düşünün” demekten çok daha zor.
Araştırmayı bitirdiğimde elimde yalnızca akademik bulgular değil, kişisel bir hesaplaşma da vardı. Yıllarca iyi niyetle, özenle hazırlanmış dersler verdim. Ama bunların ne kadarı öğrencinin gerçek bir girişimci olmasına katkı sağladı? Bu sorunun cevabı hâlâ beni rahatsız ediyor.
Belki de doğru soru şu değil: “Girişimcilik nasıl öğretilir?”
Belki doğru soru şudur: “İnsanlar girişimciliği nasıl öğreniyor?”
Ve cevap büyük ihtimalle sınıfın dışında, belirsizliğin ortasında, gerçek bir deneyimin içinde saklı.
Bunu bilmek her şeyi değiştiriyor. En azından benim için değiştirdi.