Yapay zekâ tartışmalarının çoğu yanlış yerden başlıyor. Kim işini kaybedecek, hangi meslek bitecek, öğrenciler ödevlerini kendileri mi yazıyor... Oysa bu teknolojinin en somut etkisini büyük şehirdeki girişimcide değil, ekosistemden uzaktaki girişimcide görüyorum. Sebebi basit. Yapay zekâ bir mentorun yerini tutmuyor. Ama bir mentora sormaya çekindiğiniz ilk yüz aptal sorunun maliyetini sıfıra indiriyor.
"Ağ kurun, kendinize bir mentor bulun, yatırımcılarla tanışın."
Girişimcilik eğitimlerinde bu cümleleri yıllardır kuruyoruz. İstanbul'da bir kampüste söylediğinizde kimse itiraz etmiyor. Aynı cümleyi Anadolu'da bir üniversitede kurduğunuzda salonun havası değişiyor. Öğrenci size bakıyor, kibarlığından sesini çıkarmıyor, ama sorusu yüzünden okunuyor: kiminle?
Girişimcilik ekosistemi dediğimiz şey Türkiye'de birkaç şehre sıkışmış durumda. Yatırımcı buluşmaları, demo günleri, hızlandırıcı programları, "ben de aynı hatayı yapmıştım" diyecek biriyle kahve içme imkânı... Bunların hepsinin bir adresi var. Kayseri'de makine mühendisliği okuyan bir öğrencinin fikri, İstanbul'daki akranından kötü olduğu için ölmüyor. O fikri kime sınatacağını bilmediği için ölüyor.
Verdiğim eğitimlerde en sık karşılaştığım engel sermaye değildi. "Bunu kime soracağım?" engeliydi.
Yapay zekânın burada yaptığı şey
Yapay zekâ tartışmalarının çoğu yanlış yerden başlıyor. Kim işini kaybedecek, hangi meslek bitecek, öğrenciler ödevlerini kendileri mi yazıyor... Oysa bu teknolojinin en somut etkisini büyük şehirdeki girişimcide değil, ekosistemden uzaktaki girişimcide görüyorum.
Sebebi basit. Yapay zekâ bir mentorun yerini tutmuyor. Ama bir mentora sormaya çekindiğiniz ilk yüz aptal sorunun maliyetini sıfıra indiriyor.
Bir düşünün. İstanbul'daki öğrencinin avantajı neydi? Bir hızlandırıcı programında iki saat içinde "bu iş modeli neden tutmaz" cevabını alabilmesi. O bilgi gizli değildi, pahalı da değildi. Sadece belli insanların kafasındaydı ve o insanlar belli şehirlerde oturuyordu. Bugün aynı soruyu Ordu'daki bir öğrenci gece üçte soruyor ve makul bir cevap alıyor. Cevap bir mentorunki kadar iyi olmayabilir. Sıfırdan iyi.
İkinci mesele deneme maliyeti. Deneyimsel öğrenmenin mantığı şuna dayanır: yaşarsınız, üzerine düşünürsünüz, bir ders çıkarırsınız, tekrar denersiniz. Bu çarkın dönmesi için gerçek bir deneme gerekiyor, gerçek deneme de para ve zaman istiyordu. Bir fikri test etmek için anket tasarlamayı bilmek, yirmi kişiye ulaşmak, gelen cevabı okumayı bilmek gerekiyordu.
Şimdi aynı öğrenci bir hafta sonunda ürün sayfasını kuruyor, iki yüz liralık reklam veriyor ve gerçek insanların o sayfayı görüp geçtiğini izliyor. Kimse tıklamıyorsa bu bir ders. Acı, ama gerçek. Ve o ders artık İstanbul'da olmayı gerektirmiyor.
Kapanmayan taraf
Burada dürüst olmak lazım, çünkü teknoloji hikâyelerinde en sık yapılan hata her şeyin çözüldüğünü sanmak.
Yapay zekâ bilgi açığını kapatıyor. Güven açığını kapatmıyor.
Bir yatırımcı sizi tanıdığı için, ya da tanıdığı biri sizi önerdiği için yatırım yapar. Kurumsal bir firma ilk müşteriniz olmayı kabul ederken referansa bakar. Bir kapı, tanıdığınız biri açtığı için açılır. Bunların hiçbiri bir modelden çıkmıyor. Sosyal sermaye hâlâ coğrafi ve hâlâ birkaç şehirde yoğunlaşmış durumda.
Manzara şu: fikri geliştirme, test etme ve ilk müşteriye ulaşma aşamasında Anadolu'daki girişimcinin dezavantajı küçüldü. Büyüme ve yatırım aşamasında aynı yerde duruyor. Yine de iyi haber, çünkü ilk aşamada elenen girişim sayısı ikincisinde elenenden kat kat fazlaydı.
Onaylayan makine tehlikesi
Bu tablonun kendine has bir riski var ve bence yeterince konuşulmuyor.
İyi bir mentorun asıl değeri size fikir vermesi değildi. "Bu olmaz" diyebilmesiydi. Yatırımcının, sektörden birinin, sizden on yıl önce aynı işe girip batmış birinin size hayır demesi. Girişimcilikte öğreten cümle çoğu zaman o hayırdı.
Yapay zekâ ise hayır demeye pek meyilli değil. Fikrinizi anlattığınızda size heyecanla katılıyor, güçlü yanlarını sıralıyor, hatta pazar büyüklüğünü iyimser tahmin ediyor. Ekosistemin içinde olan biri için bu sorun değil, çünkü ertesi gün birileri onu yere indiriyor. Etrafında kimse yoksa, o iyimserlik tek girdi haline geliyor. Yıllarca "kimse fikrimi anlamıyor" diyen girişimci tipini tanıyoruz. Şimdi fikrini anlayan ve sürekli onaylayan bir muhatap buldu.
Bunun çaresi teknolojiyi yasaklamak değil, kullanma biçimini değiştirmek. Öğrenciye fikrini beğendirmeyi değil, fikrini çürütmeyi öğretmek gerekiyor. "Bu fikri nasıl geliştiririm" yerine "bu fikir neden batar, bana en sert on itirazı yaz" diye sormak. Yapay zekâyı avukatınız değil, karşı taraf olarak kullanmak.
Peki ne yapmalı
Anadolu'daki üniversitelerin ve teknoparkların yıllardır tekrarladığı bir hata var: İstanbul'daki programı olduğu gibi kopyalamak. Mentor havuzu kuruyorlar, sürdüremiyorlar. Yatırımcı günü düzenliyorlar, üç kişi geliyor. Demo day yapıyorlar, salonda öğrencilerden başkası kalmıyor. Sonra da "bizde olmuyor" diyorlar.
Yanlış olan şehir değil, ölçüt. Kıt olanın peşinden koşmayı bırakıp bol olanı kullanmak gerekiyor.
Anadolu'da bol olan ne? Gerçek problem. Sanayi var, tarım var, üretim var, lojistik var, aile şirketi var. İstanbul'daki bir öğrenci "hangi problemi çözsem" diye haftalarca dolanırken, Konya'daki öğrencinin babasının fabrikasında çözülmemiş beş problem duruyor. Bugüne kadar bu avantajı kullanamıyorduk, çünkü problemi görmek yetmiyordu. Çözümü kodlayacak bir ekip gerekiyordu.
O engel kalktı. Kod yazmayı bilmeyen bir öğrenci bugün çalışan bir prototip çıkarabiliyor.
Bu yüzden Anadolu'daki bir programın hedefi "size mentor getireceğiz" olmamalı. "Bir dönemde otuz deneme yaptıracağız" olmalı. Yerel bir işletmeyle eşleştirin, gerçek bir problemi alın, iki haftada prototipe çevirin, işletmeye götürüp adamın yüzüne bakın. Bunun için İstanbul gerekmiyor. Dersi anlatmayı bırakıp deneyimi kurmak gerekiyor.
İnternet çıktığında da benzer bir vaat vardı: artık coğrafya önemli olmayacak. Öyle olmadı, çünkü internet bilgiyi dağıttı ama beceriyi ve muhatabı dağıtmadı. Yapay zekâ bu sefer bir adım öteye geçiyor. Bilgiyi değil, o bilgiyi kullanma kapasitesini taşıyor.